Giriş
Başlarken
Elinizdeki bu metin, Danimarkalı şarkiyatçı Johannes Pedersen'in "İslam Dünyasında Kitabın Tarihi" adlı klasik eserinin sesli dinlemeye uygun, ayrıntılı bir özetidir. Bunu dinlerken iki şeyi aklınızda tutmanızı isterim. Birincisi, bu kitabın çok eski olduğunu. Pedersen eseri aslen Danca olarak, "Arap Kitabı" başlığıyla 1946 yılında yayımladı; yani bu satırların ardındaki araştırma bugün yaklaşık seksen yıllıktır. İkincisi, eserin yazıldığı günden bu yana çok şeyin değiştiğini. Karbon testleriyle tarihlenen en eski Kur'an yaprakları, çöl kumlarından ve cami çatılarından çıkarılan yeni yazmalar, milyonlarca el yazmasının dijital ortama aktarılması, hatta şu anda bu metni size okuyan yapay sesin kendisi; bunların hiçbiri Pedersen'in dünyasında yoktu. Bu yüzden özetin uygun yerlerine modern notlar ekledim. Pedersen'in anlattıklarını dinlerken, "şimdi araya modern bir not ekleyelim" dediğimde, o kısmın kitaptan değil, günümüzün bilgisinden geldiğini bileceksiniz. Sonra yeniden Pedersen'e döneceğiz.
Pedersen kimdi? 1883'te Danimarka'da doğmuş, Kopenhag Üniversitesi'nde teoloji ve Sami filolojisi okumuş, İbranice, Aramice ve Arapça öğrenmiş bir alimdi. Hollanda'da Snouck Hurgronje'nin, Budapeşte'de Ignaz Goldziher'in yanında, yani çağın en büyük üstatlarının dizinin dibinde İslam araştırmaları eğitimi aldı. 1914'te Kur'an'ı Dancaya çevirdi. Onun kuşağında, İslam üzerine çalışacak bir araştırmacının önce Sami dillerinde sağlam bir temel edinmesi standart bir uygulamaydı. Aslına bakılırsa Pedersen'in başlıca uzmanlığı İbranice ve Eski Ahit üzerineydi; en büyük eseri, İsrail'in hayatı ve kültürü üzerine yazdığı iki ciltlik çalışmaydı. Ama işte bu geniş ufuk, karmaşık bir kültürü tek bir bütün olarak görebilme ve dinî ile sosyal etkenlerin ince etkileşimini çözebilme yeteneği sayesinde Pedersen, Ortaçağ İslam dünyasında bir kitabın doğuşundan, yani bir fikrin bir alimin zihninde belirmesinden, o kitabın bir kitapseverin eline geçmesine kadar uzanan bütün yolculuğu tek bir bütün olarak gören ilk Avrupalı bilim adamı oldu. Kitabın İngilizce çevirisini hazırlayan ve sayfa altlarına kendi notlarını ekleyen Robert Hillenbrand'ın deyişiyle bu eser, yazıldığı devrin çok ilerisindeydi; üstelik üçüncü ve dördüncü bölümlerde incelenen temel meseleler hakkında, kitabın yayımından bu yana belirgin bir ilerleme kaydedilememiştir.
Bu eseri bu kadar değerli kılan şeylerden biri de şudur: konuyla ilgili esaslı ve müstakil bir Ortaçağ kaynağı bulunmadığından, Pedersen bütün bilgiyi biyografilerden, edebiyat tarihlerinden, hadis kitaplarından, Kur'an'dan, tarih kroniklerinden, şiirlerden ve coğrafya eserlerinden tek tek çıkarmak zorunda kaldı. Bu yüzden kitap, anekdot zenginliğiyle ve sunduğu somut delillerle başka hiçbir ikincil kaynakta bulunmayan bir doku taşır. İşte bu özeti genişletirken, o anekdotların ve canlı ayrıntıların mümkün olduğunca çoğunu size aktarmaya çalıştım. Şimdi kitabın bölümlerini sırayla dolaşalım.
Bir Bakışta
Kilometre Taşları
Müsned kitabelerden karbon testlerine — iki bin yıllık bir yolculuk.
← yatay kaydırın · bir döneme dokunun →
Birinci Bölüm
İslam'dan Önce Arabistan'da Yazı ve Kitap
Pedersen'in çıkış noktası çarpıcı bir tespittir: Arapça kitaplar varlığını İslam'a borçludur. Onlara karakterini veren İslam'dır. Ama bu, İslam'dan önce Arabistan'da yazının hiç bilinmediği anlamına gelmez.
Arabistan'ın güneyinde, bugün Yemen dediğimiz bölgede, milattan önce birinci binyıla kadar uzanan, taşlara kazınmış kitabeler vardı. Bu büyük, simetrik harflere Arap geleneğinde "müsned", yani yaslanmış denirdi; bugün genellikle Himyer yazısı olarak bilinir. Bu kitabelerin dili, ileride klasik Arapça olacak kuzey dilinden oldukça farklı bir lehçeydi. Çoğu taşlara kazınmış ithaflar ve binalar üzerine düşülmüş kayıtlardı, ama içlerinde kurallar, vesikalar ve dinî duygular ifade eden yazılar da vardı. Güney Arabistan zengin bir ticaret kültürünün merkeziydi; hem Hindistan'la hem Akdeniz'le alışveriş yapıyordu. İlginçtir, bu yazı bölge sınırlarını da aştı; özellikle Habeşistan'da, yani Etiyopya'da çok belirgindi, çünkü oranın yönetici kesimi Güney Arabistan'dan göç etmişti. Bu Güney Arap alfabesi, harekeleri de göstermesi gibi önemli bir gelişmeyle, Habeşistan'da hâlâ kullanılmaktadır.
Ne var ki İslam devrinin kitaplarına temel olan yazı, bu güney yazısı değildi. Asıl belirleyici olan yazı, kuzeyden, Aramiceden geldi. Aramice, çağımızın öncesinde ve sonrasında Yakın Doğu'nun neredeyse tamamında konuşulan, hem evrensel bir halk lehçesi hem de milletlerarası bir ikinci dildi. Bu dilin iki özgün kolu vardı: biri Palmira, yani Tedmür vahasındaki kitabelerde, diğeri Nabati kitabelerinde görülürdü. Nabatiler bu bağlamda özellikle önemlidir, çünkü onlar Aramice yazan ama anadili Arapça olan bir halktı; Arapça özellikle isimlerde kendini belli ederdi. Nabatiler, milattan önce yüz yılı dolaylarından milattan sonra üçüncü yüzyıla kadar, Arabistan'ın batısındaki kervan yollarının kuzey kesimini kontrol altında tutmuşlardı; bu yollar Medain-i Salih'ten Petra'ya, oradan Şam'a uzanıyordu.
Araplar zamanla aynı alfabeyle kendi dillerini yazmaya başladılar. Bilinen en eski gerçek Arapça kitabe, 328 yılına ait, Arap kralı İmruülkays'ın Şam'ın güneydoğusundaki en-Nemare'de bulunan mezar taşıdır. Bu taş, müteveffanın bütün Arapların hükümdarı olduğunu ilan eder ve ona boyun eğmiş kabileleri tek tek sayar. Yani ilk Arapça yazılı belge, Doğu'nun ve Batı'nın imparatorluklarıyla ilişki kurmuş güçlü bir bedevi reisinden bize ulaşmıştır. Ardından, İslam'dan hemen önceki dönemden, Suriye'de bulunan üç kitabe gelir: Zebed'de 512, Harran'da 568 ve Ümmü'l-Cemal'de altıncı yüzyıla ait kitabeler. Bunlar artık daha yuvarlak şekilleriyle, son harfi ayırt edici biçimde yazma eğilimiyle Nabati yazıdan ayrılır. Bu yazı kuzeye doğru yayılarak Arapça konuşulan bölgenin en uzak sınırına varmış, aynı zamanda güneye doğru genişleyerek, İslam'la birlikte tarihsel önem kazanacak olan Mekke'ye kadar ulaşmıştır.
Peki kitap nerede? İslam öncesi Araplar yazıyı tanısalar da, asıl hazineleri yazılı değildi. Onların kabilelerinin kahramanlıklarını anlatan sayısız hikâyeleri ve son derece gelişmiş, vezinli bir şiir sanatları vardı. Ama bunların hepsi şifahen, yani ağızdan ağıza aktarılıyordu. Her kabilenin kendi ravileri ve hatipleri vardı. Bir ravi, dilin taşıyabileceği her mana nüansını ifade edebilmek ve başkalarına miras bırakabileceği geniş bir bilgi birikimine sahip olmak zorundaydı. Bir şair şiirini ezberler, sonra onu bütün şiirleri ezbere bilen müstakil bir raviye emanet ederdi. Böyle bir ravi, adeta büyük şiir koleksiyonlarının canlı bir edisyonuydu; onun bile şiirlerin yeni edisyonlarını temsil eden talebeleri olurdu. Bu yöntem şiirlerin birkaç nesil yaşamasını sağlardı; nitekim günümüze ulaşan en eski Arap şiirleri İslam'dan ancak bir yüzyıl öncesine kadar gidebilmektedir.
İlginç olan şu ki, bu şairler şiirlerinde yazıdan söz ederler. Sevgilinin terk ettiği ıssız konak yerinin izlerini, bir kitabın beyaz sayfasında uzayıp giden harf şekillerine benzetirler. İmruülkays bir şiirine şöyle başlar: "Gözüme öylesine ızdırap veren bu kamp izleri kimden kalma? Bir hurma ağacı kabuğuna yazılmış Yemen işi yazıya benzeyen bu izler kimin eseri?" Bir başka şiirinde aynı izleri "rahiplerin mushaflarındaki yazıya" benzetir. Hz. Peygamber'in davetine yetişmiş yaşlı şair Lebid ise taş tabletlere yazılmış solgun yazılardan ve "sayfaları kamış kalemlerle yeni yazılmış kitaplar"dan bahseder; hatta mühürlü ve açık mektupları, ikinci kez kullanılmış parşömenleri tasavvur edebilir. Bir başka şair, izleri "Teyma'da eliyle İbranice yazan bir Yahudi alimin alelacele çizdiği çizgilere" benzetir. Demek ki yazı, onlar için biraz yabancı, biraz da Yahudi ve Hristiyanlara ait bir şeydi.
Pedersen, kuzeyden gelen bu iki dinin yazıya katkısını uzun uzun anlatır. Altıncı yüzyılda Şam'ın doğusunda, sadece tek bir bölgede, Monofizit papazlar için tam yüz otuz yedi manastır vardı. Yemen'in kuzeyindeki Necran'da Hristiyan bir topluluk yaşıyordu; 523'te Yahudi kral Zü Nüvas'ın bu topluluğa giriştiği korkunç zulüm, Süryanice kayıtlarda tasvir edilmiştir. Sasani sarayında Hristiyan şair Adi b. Zeyd'in Arapça mektupları kaleme almakla görevlendirildiğini bildiren bir habere inanırsak, Arapçanın Irak'ta daha altıncı yüzyıl başlarından itibaren idari yazışmada kullanıldığı çıkarılabilir. İbnü'n-Nedim, Halife Me'mun'un kütüphanesinde, Hz. Peygamber'in dedesi Abdülmuttalib'in deri üzerine yazdırdığı bir borç senedinin bulunduğunu anlatır; San'alı bir Himyeri'nin ona bin gümüş dirhem borcu olduğunu belirten bir belge. Bu hikâyenin sıhhati şüpheli olabilir, ama Mekke bölgesinde çeşitli anlaşmaların yazıya döküldüğüne, bir şiir de işaret eder. Şair Haris b. Hillize, iki kabile arasında Hire kralının arabuluculuğuyla varılan ve parşömene yazılan bir anlaşmaya hayıflanarak şöyle der: "Artık ölçüsüz hevesler, parşömenlerde yazılı olanı asla ihlal edemez!"
Birinci Bölümden
Harflerin Evrimi
Arap harfleri de Latin harfleri de aynı Fenike kökünden doğdu. Bir harfe dokunun; öküz başından çatallanıp hem Arap elif’ine hem Latin A’sına uzanan yolculuğunu gerçek tarihî biçimlerle izleyin.
Üst kol doğuya (Aramî → Arap), alt kol batıya (Yunan → Latin) gider — hepsi tek bir Fenike harfinden doğar.
Fenike, Aramî, İbranî, Yunan, Latin ve Arap alfabeleri aynı kökten doğdu. Şu an okuduğunuz Latin harfleri de, Arap harfleri de, üç bin yıl önce öküzü ve evi resmeden o ilk işaretlerin uzak torunlarıdır. (Not: Fenike ve Aramî harfleri, dosyayı açtığınızda Noto fontlarıyla görünür.)
İkinci Bölüm
Kur'an ve Arap Edebiyatının Doğuşu
Burası kitabın en derin bölümlerinden biridir. Çünkü Pedersen, İslam medeniyetinin kitaba bakışının kalbine iner.
Araplar "kitab" kelimesini herhangi bir yazılı şey için kullanırlardı: bir mektup, bir belge, bir kâğıt parçası. Ama belirli bir kitaptan, yani en doğru anlamıyla "el-Kitab"dan söz ettiklerinde Kur'an'ı kastederlerdi. Pedersen'in vurgusu şudur: Kitap, başka hiçbir dinde İslam'daki kadar merkezî bir rol oynamamıştır. İki kapak arasındaki her kelime Tanrı kelamı sayılmış, dolayısıyla ezelî, yaratılmamış ve dil bakımından mucize kabul edilmiştir.
Pedersen, Hz. Peygamber'in Yahudi ve Hristiyan kitaplarına yakından aşina olmadığını, ama en az şairler kadar bu kitapları merak ettiğini söyler. Onların vahiy ürünü olduğundan şüphesi yoktu; ama bu kitapların kendi halkına niçin kendi dilinde vahyedilmediği sorusu onu herhalde daha fazla rahatsız etmişti. Yahudi kitapları İbraniceydi, gördüğü Hristiyan kitapları muhtemelen Aramiceydi. Bu yüzden Tanrı'nın şimdi de Arapça vahyettiğini anlaması, ona ayrı bir sevinç kaynağı oldu. Kur'an bunu şöyle ifade eder: "Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik." Aslında "ezberden okuma" anlamına gelen Kur'an kelimesi, "ezberden okunan Kutsal Kitap" anlamını da taşır.
Pedersen, semavi bir kitap, yani gökte korunan bir asıl metin fikrinin kökenlerini Babillilere kadar götürür. Babil'in yeni yıl bayramlarında tanrılar müzakere için bir araya gelir ve kader levhaları kaydedilirdi; bu levhalara göklerde ve yerde olacak her şey, insanların alın yazıları, iyi ve kötü işleri yazılırdı. Aynı fikre Eski Ahit'te de rastlanır: Tanrı'nın yapmayı dilediği şeylerin kaydedildiği bir kitabı, iyilerin isimlerinin yazıldığı bir Hayat Kitabı vardır ve hesap günü kitaplar açılacaktır. İşte bu kadim mefhum, İslam'da "ümmü'l-kitab", yani kitapların aslı ve "levh-i mahfuz", yani korunmuş levha olarak yeniden belirir. Bu levha üzerine seçkin kâtipler, yani melekler tarafından semavi kalemlerle yazılır; sonra Cebrail aracılığıyla parça parça indirilir ve Hz. Muhammed'e Arapça, uyumlu bir nesir formunda ezberletilir.
Burada Pedersen ilginç bir tartışmaya girer. Müslüman alimlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber'in vahyi yazmadığını, çünkü okuma yazma bilmediğini düşünür ve bunun delilini Kur'an'ın onu "ümmi" diye tanıtmasında bulur. Ama Pedersen, ayetin bağlamının bu kelimeyi, "kendisine daha önce vahiy gelmemiş biri" anlamında kullandığını söyler; nitekim aynı kelime genel olarak Araplar için de kullanılır. Pedersen'e göre bu, müfessirlerin dogmatik bir yorumudur: Peygamber'in başkalarına ait vahiyleri okuyamamasının, onun kendi vahyinin mucizeliğini artıracağı düşüncesine dayanır. Oysa gençliğinde ticaretle uğraşan ve vahiylerinde ticari hayattan pek çok iz bulunan bir kişinin yazıdan habersiz olması, Pedersen'e çok uzak bir ihtimal görünür. Ona göre Hz. Muhammed, tıpkı şairlerin yaptığı gibi davranmıştır: Şair şiirini ravisi ezberleyene kadar tekrar ettiği gibi, Peygamber de vahiyleri bir veya daha fazla mümine ezberletene dek okumuştur. Bu ayetler çok erken bir devirde, deve ve merkep kemikleri, düz taşlar, ağaç yaprakları gibi bulunan her nesnenin üstüne kaydedilmeye başlanmıştı.
Vahiyler ilk olarak Peygamber'in vefatından sonra bir araya getirildi. Zeyd b. Sabit'in, Halife Ebu Bekir tarafından sahih bir derleme oluşturmakla görevlendirildiği kaydedilir; o, hem yazılı belgelere hem de ayetleri ezbere bilenlerin şifahi nakillerine başvurdu. Sonra Halife Osman döneminde bir komisyon son metin üzerinde karar kıldı ve Kur'an nihai şeklini aldı.
Pedersen, ezelî kelam meselesinin nasıl bir tartışmaya yol açtığını da anlatır. İslam, eskiden Hristiyan olan topraklara yayılıp Helenistik felsefe yeni dine nüfuz etmeye başlayınca, Müslümanlar Tanrı'dan neşet eden ve dünyayı yöneten ezelî Logos mefhumuyla tanıştı. Bu mefhum geçmişte Tanrı'nın oğlu İsa'ya uygulandığı gibi, şimdi yeni dinin kutsal kitabına uygulandı. İnsanların telaffuzuyla ortaya çıkan, insan eliyle yazılan bir kitabın ezelî olup olamayacağı, tıpkı Hristiyanların İsa'nın ezelîliğini tartışması gibi tartışıldı. Sonuç, tilavet edilen Arapça Kur'an'ın ezelî ve yaratılmamış olduğu doktriniydi. İlerleyen sayfalarda göreceğimiz Mu'tezile akımı ise tam tersini, yani Kur'an'ın yaratılmış olduğunu savunacak ve bu yüzden çoğunluk nezdinde itibar kazanamayacaktı.
Bu benzersiz başlangıç, koca bir edebiyatın doğuşunu tetikledi. Pedersen, fethin hızını tasvir eder: Peygamber'in 632'deki vefatından sonraki yirmi yıl içinde Suriye, Irak ve Sasani toprakları; sonraki yirmi yılda Mısır ve Kuzey Afrika; sekizinci yüzyıl başında İspanya fethedildi. Hilafet artık Atlantik'ten Çin sınırına uzanıyordu. Siyasi birlik kalıcı olmasa da, bu uçsuz bucaksız coğrafyada özünde İslam'ın bulunduğu ortak bir kültür oluştu ve Arapça da bu kültürle yayıldı. Aramice, Grekçe, Kıptice, Farsça, Türkçe ve Berberce, hepsi onun önünde eğildi. Sadece Farsça, bin yıllarından itibaren, özellikle şiir ve tarih yazımında, Arapçanın yanında bir edebiyat dili olarak bir derece önem kazandı; ama o dil bile artık Arapça kelimelerle doluydu ve en önemli Arapça yazarların çoğu Farslıydı.
Çok geçmeden muazzam bir Arapça edebiyat doğdu. Kur'an metni üzerinde kesinliğe ulaşılınca, Peygamber'in söz ve fiillerini toplayıp tasnif etmeyi amaçlayan bir ilim dalı, yani hadis doğdu. Bu, doktrin, hukuk, ahlak ve adabı kuşatan büyük fıkıh sistemlerine yol açtı. Hristiyanlıkla ve Gnostisizm gibi inançlarla yaşanan çekişme, müstakil bir İslam kelamı doğurdu. Düşünce sistemleri Platon ve Aristoteles felsefelerinden alındı; Helenistik tabiat bilimleri, özellikle tıp, Arapça yazan alimlerce sürdürüldü. Bu antik bilim literatürü Grekçeden yapılan tercümelerden oluşuyordu ve Me'mun'un kurduğu akademi gibi merkezlerce desteklendi. Farsçadan da çok kitap çevrildi; yalnızca İbn Merzuban'ın ellinin üzerinde çeviri yaptığı söylenir. Bu çağın en parlak döneminde yaşamış İbnü'n-Nedim, 987'de tamamladığı "el-Fihrist"te, yapılan tercümelerin ve özgün çalışmaların bir listesini verdi. Arapça artık gramer, belagat ve vezin gibi yeni bir dilbilim sahası haline geldi; eski şiirler ve kadim metinler üzerine şerhler yazıldı; şiir artık yazılı bir edebiyat türü oldu; muazzam bir tarih, coğrafya ve biyografi literatürü doğdu.
Ama Pedersen ince bir gözlem yapar. Kur'an'a gösterilen bütün bu büyük saygıya rağmen, İslam'da yazılı söz kendi başına yeterli bir delil sayılmamıştır. Yazılı metin, daha çok şifahi iletişimin bir temsili olarak görülmüştür. Bir Arap için okumak daima sesli okumaktır; o, harflerin anlattığını, gövdesinin üst kısmını ileri geri sallayarak ritmik bir biçimde okur. Pedersen'in tasviri unutulmazdır: İkindi vakti Kahire'deki Ezher Camii'ne giren biri, derslerini yüksek sesle okuyan öğrencilerin sesini okyanusun çok sesli uğultusuna benzetebilir. Belli bir eğitime ulaşmış her Müslüman Kur'an'dan pek çok yeri ezbere bilir; Ezher'e talebe olmak isteyen, daha on yaşında bir çocuğun, Kur'an'ın tamamını takılmadan ezbere okuyabilmesi kabul şartlarından biriydi. Müslümanlar, bütün yazılı nüshalar yok olsa bile, Kur'an'ın müminlerin kalplerinde yaşadığı için varlığını sürdüreceğini söylerler. Böylece "Kitab"ın şifahi nakli ile yazılı nakli, İslam tarihi boyunca yan yana yürümüştür.
İkinci Bölümden
Gökten Yere
Kur’an, Müslüman tasavvurunda önce göktedir. Katmanlara ve asrın büyük tartışmasına dokunun.
İnişin katmanları
Halku’l-Kur’an: söz yaratılmış mıdır?
Üçüncü Bölüm
Kitaplar Nasıl Yazılır ve Aktarılırdı
Pedersen'in kendisi, kitabının en özgün ve değerli kısmının üçüncü ve dördüncü bölümler olduğunu söyler. Burası, matbaadan önceki yayın hayatının nasıl işlediğini anlatır ve sahiden hayret vericidir.
Her şey camide başlardı. Cami yalnızca ibadet yeri değildi; resmî duyurular orada yapılır, hukuki davalar orada görülür ve en dikkat çekeni, bütün entelektüel hayat orada gelişirdi. Hoca bir halkanın ortasında oturur, etrafında yalnızca genç öğrenciler değil, başka alimler ve eğitimli halktan kimseler de toplanırdı. Kültürel altyapı bütün İslam dünyasında ortaktı. Alimler bir tür kardeşlik cemiyetini paylaşır gibiydi; her birinin uzmanlığı farklı olsa da katı sınırlar yoktu. Bir dil alimi aynı zamanda müfessir, kelamcı, filozof ve tarihçi olabilirdi. Vezirler ve güç sahibi kişiler bile çoğu zaman, ders dinlemekle yetinen değil, konuşmaya başlayınca etraflarında bir halka teşekkül edebilecek alimlerdi.
Pedersen burada güzel bir karşılaştırma yapar. Harun Reşid'in çocuklarına özel hocalık yapan Ahmer, derslerini kendi gösterişli saray yavrusu evinde verirdi; dinleyicilerin ihtiyaç duyacağı bütün yazı malzemeleri orada bulunur, hocanın kendisi de misk ve tütsü kokan elbiseleriyle derse gelirdi. Ne var ki dinleyiciler, kapının eşiğine oturup tozun toprağın içinde önünde diz çöktükleri Ferra'nın derslerini çok daha çok beğeniyorlardı. Müslümanlar sohbet ve diyalogdan hoşlandıkları için, bilgi her zaman kişisel, birebir ilişkilerle aktarılırdı. Meşhur bir gramerci olan Sa'leb bir arkadaşına şöyle der: "İbrahim el-Harbi'nin dil üzerine düzenlediği meclisleri elli yıldır hiç kaçırmadım."
Bu yüzden ilim adamları durmadan seyahat ederdi. Pedersen, rastgele bir örnek olarak, İspanya'nın Mürsiye şehrinde 1174'te doğmuş bir alimin yolculuğunu anlatır. Bu adam 1210'da Kahire'ye gitmiş, oradan Mekke ve Medine'ye, sonra Bağdat'taki Nizamiye Medresesi'ne geçmiş; ardından Vasıt'a, Hemedan'a, Nişapur'a, Merv'e, Herat'a gidip Bağdat'a dönmüş, sonra Halep ve Şam'da kalmış, Musul'a uğramış ve nihayet on yedi yıllık seyahatinin sonunda Kahire'ye varmıştı. Tabii her gittiği yerde notlar almıştı. Pedersen, yirmi yedi yıl seyahat eden ve üç yüz hocadan ders dinleyen başka bir gezginden de bahseder. Yeterince hocadan ders dinleyip notlarını derleyen biri, artık kendisi yazmaya başlayabilirdi.
Her kitap belli bir kalıba göre başlardı. Önce "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" gelir, çünkü bu cümleyle başlanmayan her işin başarısızlıkla sonuçlanacağı söylenirdi. Sonra Allah'a, Resulüne ve onun ailesiyle arkadaşlarına övgüler gelir; yazar burada bütün üslup yeteneğini gösterirdi. İslam öncesinden kalma "amma ba'd", yani "imdi" sözüyle konuya geçilirdi, ama gerçek tartışma hemen başlamazdı; önce Kur'an'dan alıntılarla konuya usulca girilir, sonra yazar kitabı niçin yazdığını anlatırdı. Pedersen alaycı bir notla ekler: Kitabı, etraftan gördüğü büyük baskı yüzünden yazdığını söyleyenler hiç de az değildir. Kitaplara "Kur'an Tefsirinin Engin Deryası" ya da "Tevhid Akidesini Tarifte Emsalsiz İnci" gibi gösterişli isimler vermek çabucak gelenek oldu; ama Pedersen, bu şiirsel başlıklarla kuru muhtevalar arasında çoğu zaman keskin bir tezat görmenin mümkün olduğunu da söyler.
Şimdi en önemli kavrama gelelim: isnad. İslami kitapların muhtevasının büyük bölümü, öncekilerden aktarılan rivayetler şeklinde sunulurdu. Yazar bir bilgiyi naklederken, onu kimden işittiğini, o kişinin kimden işittiğini, ilk kaynağa kadar bütün ravi zincirini sayardı. Bu zincire isnad denir. İsnad, kitabın kesintisiz bir şifahi geleneği temsil ettiğini gösterirdi. Pedersen, "Şarkılar Kitabı" yani Kitabü'l-Eğani'den somut bir örnek verir: Eser, "Bize müneccim Ebu Ahmed, babasından şöyle işittiğini haber verdi" diye başlayan uzun bir zincirle açılır; isnadın kaynağındaki en eski şahıs, yani İshak'ın babası İbrahim el-Mevsıli, yedi yüz kırk üç ile sekiz yüz dört yılları arasında yaşamış meşhur bir şarkıcıydı. Bu titiz alışkanlık, en eski İslami telif faaliyetinin Peygamber'in sözlerini derleyip sıhhatini araştırmaya odaklanmasından doğmuş, sonra bütün ilim dallarına yayılmıştı. Bu yüzden Müslüman bir yazar nadiren "ben" der; kitabın amacı kişisel duyguları ifade etmek ya da özgünlük değildi, hatta cinsel içerikli şiirler bile gelenekçe belirlenmiş sabit deyimlerle söylenirdi. Yazar kendi görüşünü bile çoğu zaman üçüncü bir şahsın ağzından aktarır gibi ifade ederdi. "Ebu Cafer der ki", büyük tarihçi Taberi'nin kendi tarih kitabındaki olağan ifadesiydi.
Peki bir kitap nasıl "yayımlanırdı"? Arapçada yayımlamak için kullanılan kelime, "çıkarttı" anlamına gelir; nitekim "çıktı" sözü "ortaya çıkmak, yayınlanmak" demektir. Ve yayın da aktarım gibi şifahiydi. Bir eser, genellikle camide, insanlara yüksek sesle okunup yazdırılmak suretiyle yayımlanırdı. Buna imla denir. İlk dönem Müslümanları, bir eseri topluma duyurmanın ve daha geniş bir halkanın önüne getirmenin tek yolunu bu sayardı. Ama bu, riskli bir iş de olabiliyordu. Kültür ve edebiyatın serpildiği, ama şiddetli siyasi çatışmaların da yaşandığı dönemde, bir yazarın, havanın muhalif düşünceden yana olduğu bir camide eserini okuması tehlikeliydi. Mu'tezile kelamını benimsemiş bir müfessir, merkezî bir camide eserini okutmaya cesaret edememişti. Öte yandan Sünni Taberi, Şii yönetici kesimi incitmesi yüzünden Taberistan'da verdiği dersi yarıda kesip ülkeyi apar topar terk etmek zorunda kalmıştı.
Bazen bir çalışmanın imlası bitirilemezdi, çünkü yazar onu yarıda bırakırdı. İbn Asakir, Yahudilerin kınanmış özellikleriyle ilgili son dersinden sonra meclisi bırakmıştı. Taberi de güzel ahlak adabı üzerine dört cüzlük bir çalışmayı imla ettirdikten sonra aniden durmuş; böylece beş yüz sayfayı not edenler, yarım kalmış bir eserle yetinmek zorunda kalmıştı.
İmla genellikle hafızadan yapılırdı ve burada Pedersen olağanüstü örnekler verir. Nisaburi, büyük Kur'an tefsirini hafızasından yazdırmış; vefat ettiğinde kütüphanesinde tefsirin sadece dört cildi bulunabilmiş, çünkü gerisi onun zihnindeydi. Filolog Baverdi, dil meseleleri hakkında otuz bin sayfayı hafızasından yazdırmıştı. Endülüslü İbnü'l-Kutiyye, Endülüs tarihini "kalbinden", yani hafızasından yazdırmış, ama lafızları tam vermeyip manen rivayet ettiği için tenkit edilmişti. Ebu Bekir b. Enbari'nin Peygamber'le ilgili kırk beş bin sayfa rivayeti ezberden yazdırdığı ve kendi ifadesine göre on üç sandıklık kitabı ezberinden okuyabildiği söylenir. Pedersen bunun bize inanılmaz geldiğini kabul eder, ama Doğuluların hafızalarını bizim hayal edemeyeceğimiz bir biçimde eğitmeye alışkın olduğunu hatırlatır. Onlar Avrupalılara şöyle derlerdi: "Sizin bilginiz kitaplarınızdadır; biz ise onu kalplerimizde saklarız."
Yazar çalışmasını önce bizzat yazar ve imla sırasında bu yazmayı kullanırdı. Hocanın elindeki orijinal yazmaya, sözlükte "karalanmış" anlamına gelen müsvedde denirdi; temize çekilmiş haline ise mübeyyaza, yani "beyazlatılmış". Müsveddeler sonraki kitapseverler için ayrı bir değer taşırdı. Pedersen, Musul emirinin oğlunun, Kitabü'l-Eğani'nin yazarına ait nüshasını satın alması için bir memur gönderdiğini, ama bu memurun, müellif nüshası burnunun dibinde çok düşük bir fiyata satılırken fark etmediği için azarlandığını anlatır.
Bir kitabın gerçekten tamamlanması, son derece zahmetli bir süreçti. Pedersen burada uzun ve unutulmaz bir örnek verir. Ebu Ömer el-Mutarriz adlı bir alim, "Yakut Kitabı" adlı eserini, 937 yılında, yanında ne kitap ne de notlar olmaksızın, hafızasından imla ettirmeye başlar. Bir öğrencisi her şeyi eksiksiz yazar. Sonra yazar kitaba o kadar ilave yapar ki, başta yazdırdığının iki katına çıkar; öğrencinin deyimiyle "hafızasından yeni yakutlar saçar". Ardından bir başka öğrenci kitabı yazara halkın önünde okur; bu okumaya özel bir isim verilir. Yazar yine ilaveler yapar, sonra bir okuma daha düzenlenir; her okumaya farklı bir ad takılır, sonuncusuna "şifa veren" denir. Nihayet yazar dinleyicileri toplar ve şöyle imla ettirir: "Bu nüsha, okunmasına izin verdiğim en son nüshadır. İçine bana ait olmayan sözler katarak nakleden, bana iftira etmiş demektir." Yani bir kitap, önce yazarın kendisi tarafından okunur, sonra onun gözetiminde, farklı versiyonlarla üç dört kez daha okunurdu. Her okumada yapılan değişiklik ve ilaveler kaydedilir, sonra yeniden yazara okunurdu. Çalışma nihai şeklini ancak böyle, insanların önünde defalarca sesli okunarak kazanırdı.
Sonunda yazar, bu son nüshanın aktarılmasına izin verirdi. Bu izne icazet denir; sözlükteki anlamı "meşru kılmak"tır. Yazar, onayladığı nüshanın üzerine bu izni yazardı. Bilgiyi doğrudan yazardan, onun huzurunda okuyup icazetini alarak edinmek son derece önemliydi. Ulema biyografileri, bir kişinin sadece "falancadan ders dinlediğini" değil, "falancanın huzurunda okuduğunu" da muntazaman kaydederdi. Pedersen, bu zahmetli usulün kökenini Kur'an'ın aktarılma biçiminde bulur. Bir genç Kur'an'ı ezberlediğinde, doğru öğrendiğinden emin olmak için onu muteber bir alimin huzurunda okurdu. Harun Reşid, oğlu Me'mun'a, büyük Kur'an alimi Kisai'nin huzurunda Kur'an okuturdu; Kisai ders boyunca başı önde otururdu, Me'mun bir hata yapınca başını kaldırırdı, genç talebe de durumu anlayıp hatasını düzeltirdi. Aynı yöntem Kur'an dışındaki bütün kitaplara da taşındı.
Son olarak Pedersen, nüshaların karşılaştırılması demek olan mukabeleden söz eder. Yazdığı nüshanın aslıyla uyumlu olup olmadığını kontrol etmek, kitap üretiminin ayrılmaz bir parçasıydı. İhtiyarlığında kitaplardan ve nüsha yazmaktan yorulup hastalanan Ebu Hayyan et-Tevhidi, kitaplarını yakarken şöyle demişti: "Mürekkeple, kâğıtla, parşömenle, okumayla, mukabeleyle, tashihle, müsveddesiyle, temiz nüshasıyla gözlerimi daha fazla niçin yorayım?"
Üçüncü Bölümden
İsnad Zinciri
Bir kitap, ancak güvenilir bir aktarım zinciriyle değer kazanırdı. Aktarımın yollarına dokunun.
Aktarım nasıl olurdu?
Kimi meclislerde hocanın tek bir sözünü yüzlerce müstensih aynı anda yazardı. Bir tek ‘imlâ’ oturumu, aslında koca bir baskı demekti — matbaadan asırlar önce, canlı bir çoğaltma.
Dördüncü Bölüm
Varraklar ve Kitapçılar
Eğer üçüncü bölüm fikrin kitaba dönüşmesini anlattıysa, dördüncü bölüm o kitabın nasıl çoğaltılıp satıldığını anlatır. Ve buradaki kahraman, varraktır.
Önce alimlerin inanılmaz üretkenliğine bakalım, çünkü Pedersen'in verdiği rakamlar baş döndürücüdür. Bin yılından az önce ölen Merzübani, otuz yedi bin sekiz yüzün üzerinde sayfa yazmıştı; Pedersen bir ayrıntı ekler: Merzübani, hokkasının yanına bir de nebiz, yani hafif şarap şişesi koyarak yazmaya alışkındı, ki bu kesinlikle yaygın bir gelenek değildi, hatta İslam hukukunun açık bir ihlaliydi. Yakut, otuz üç binden fazla sayfa yazmış olmasına rağmen kendi döneminde bile bunların çok azı kalabilmişti. Endülüslü İbn Hazm, dört yüz cilt tutan yaklaşık seksen bin sayfa eser bırakmıştı. Ama bütün rekorların sahibi tarihçi ve müfessir Taberi'dir. Onun Kur'an tefsirinin orijinalinin otuz bin sayfa tuttuğu, ancak üç bin sayfada özetlendiği söylenir. Seksen altı yaşında vefat ettiğinde öğrencileri, yetişkinlik döneminden beri geçen günlerini saymış ve eserlerinin toplam sayfasına bölünce, günde ortalama on dört sayfa yazdığını hesaplamışlardı. Bazıları kırk yıl boyunca günde kırk sayfa yazdığını ileri sürmüştü. İki üç asır sonra yaşayan Mısırlı Süyuti ile bütün rekorlar kırıldı; sadece kitaplarının sayısının altı yüz olduğu söylenir.
Pedersen, bu üretkenliği bir soruyla sınar: Bu yazarlar uzun ilmî seyahatler yaparken, hacca giderken, ibadetlerine vakit ayırırken, dostlarıyla sohbet ederken, çoğu zaman birden fazla eş ve çok sayıda çocukla bir aile sürdürürken, bütün bunları nasıl yazmaya zaman buluyorlardı? Cevabın bir kısmı şudur: Bu edebiyatın azımsanmayacak bölümü, özgün ve inşa edici yetenek gerektiren değil, rivayet aktaran metinlerdi. Yine de, mesela belirli bir görüş uğruna mücadele eden Gazali'nin yetmişin üzerinde eser bırakması, Müslümanlar arasında oluşan büyük manevi gücün bir delilidir.
Bu yoğun emek nasıl ödüllendirilirdi? Pedersen, İslam'da ilim öğrenmenin dinin kendisiyle iç içe olduğunu hatırlatır. Kendini ilme adamak hem iç huzur veriyor hem de Allah rızası için yapılmış, kıyamet günü mükâfatlandırılacak bir ibadet sayılıyordu. Bu yüzden alimler ilim uğruna yoksulluğa razı olur, başkaları da onlara yardım etmekte yarışırdı. Camilere maaş için sayısız vakıf bağışlanmıştı; hocaların geçimi oradan sağlanan dolgun ücretlerle ve eşrafın nakdi yardımlarıyla karşılanırdı. Genel kural, öğretme karşılığında ücret almanın uygun görülmemesiydi; ama hediye her zaman kabul edilirdi. Hediyeyi gizlice vermek, hayır sahibinin faziletini artıran bir unsurdu. Pedersen anlatır: İbrahim el-Harbi, vaktini evindeki küçük bir odada tefekkürle ve nüsha yazmakla geçiren muhtaç bir alimdi; bir akşam adamın biri ona, içinde yiyecek ve beş yüz dirhem bulunan kıymetli bir bohça getirmişti.
Yazarlar eserlerini bir hükümdara ithaf eder, hükümdar da karşılığında cömertçe davranmayı şanından sayardı. "Şarkılar Kitabı"nın yazarı Ali el-Isfahani, eserini yıllarca üzerinde çalıştıktan sonra temiz bir nüshasını bizzat yazıp Halep hükümdarı Seyfüddevle'ye takdim etmiş, karşılığında bin altın almıştı. Ama Bağdat'ın güçlü veziri İsmail b. Abbad, Seyfüddevle'nin eli sıkı davrandığını, yazarın bundan kat kat fazlasını hak ettiğini söylemişti. Isfahani aynı eseri Endülüs'teki idarecilere de göndermiş, Kurtubalı İkinci Hakem'den de bin altın almıştı.
Öğretim karşılığı ücretle hediye arasındaki sınır mutlak değildi. Pedersen, Sibeveyh'in meşhur gramer kitabını okutma karşılığında alimlerin ücret aldığını anlatan birçok hikâye verir. Bir hoca, cam işçiliğinden günde bir buçuk dirhem kazanan yoksul bir öğrencisinden, kendisinden ilim öğrenmek şartıyla her gün bir dirhem almayı kabul etmiş; öğrenci sözünü tutmuş, yolları ayrıldıktan sonra bile parayı ödemeyi sürdürmüştü. Sibeveyh'in kitabını ehil bir hocaya okumanın bedeli yüz altındı. Bir alim, bu meblağ karşılığında bir Yahudi'ye tashih okuması yapmayı, çok sayıda Kur'an ayeti içeren bir eseri bir gayrimüslimin okumasını istemediği için reddetmişti. Bir başka öğrenci ise, içinde kıymetli eşya bulunduğu izlenimi veren süslü bir kutuyu hocasına rehin bırakıp gitmiş; hoca kutuyu açtığında içinin çakıl taşıyla dolu olduğunu görmüştü. Pedersen kuru bir mizahla, bu öğrenciyi mazur göstermek için, yüz altının bir kitabın nüshasını kontrol etmek için yüksek bir bedel olduğunu kabul etmek gerektiğini söyler.
Şimdi varrağa gelelim. Varrak, sayfa anlamındaki "varak" kelimesinden gelir; meslek olarak nüsha çıkaran, yani kitap kopyalayan kişiydi. Varrak aynı zamanda kâtip olduğu için ona "nessah", yani nüsha çıkaran da denirdi. İlimle uğraşan herkes çok sayıda nüsha yazmak zorunda olduğundan, varraklık aslında ilmî hayatın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Nitekim pek çok önemli alim ve edebiyatçının isminin yanında "el-varrak" sıfatı bulunur. Varraklık her eğitim seviyesinden insanı kapsardı. Hristiyan Arap filozof Yahya b. Adi geçimini varraklıkla sağlıyordu; istinsah ettiği eserler arasında Taberi'nin tefsiri de vardı, hem de iki kez yazmıştı, ki bu tefsir bugünkü baskısıyla on üç kalın cilt tutar. "el-Fihrist" kataloğunun yazarı İbnü'n-Nedim de bir varraktı. Pedersen'in geniş iktibaslar yaptığı coğrafyacı Yakut, aslen bir köleydi; 1200 yılında azat edildikten sonra nessahlık yaparak geçinmişti. Aslında zengin bir adamken babasından kalan mirası hesapsızca tüketip varraklığa mecbur kalanlar bile vardı.
Pedersen'in en önemli tespiti şudur: Bağımsız bir varrak, günümüz Batı dünyasında matbaa ile kitap satıcısının işlevlerini beraberce yerine getirmiştir; hatta buna yayınevini de eklemek mümkündür. Bir yazarın varrağı, kitabın ilk nüshalarına sahip olduğu için, o kitabı isteyen herkesin başvuracağı ilk kişiydi. Onuncu yüzyılda yaşamış bir varrak, bir gün uğradığı şair Naşii'nin kendisine şöyle dediğini anlatır: "Ben rağbet görecek bir kaside söyledim. İnsanlara sunabilmem için onu senin yazmanı istiyorum." Yani kitap telifi varraklar üzerinden gerçekleşir, telif edilen kitaplar yine onlar aracılığıyla piyasaya çıkardı.
Varrakların yazarlarla ekonomik bağı yoktu, bağımsız bir sınıftılar. Pedersen, dilci Ferra'nın başına gelenleri anlatır. Halife Me'mun, Ferra'ya dil üzerine bir eser yazdırmış, onu sarayın bir dairesine yerleştirmiş, emrine kâtipler vermişti. Ferra'nın iki özel varrağı vardı. İmla bittiğinde bu varraklar, para koparmak için kitabı halka göstermemiş, ancak her beş sayfa için bir dirhem karşılığında vermiş. İnsanlar şikâyet edince Ferra varrakları ikna etmeye çalışmış, ama varraklar derslerini sadece para kazanmak için takip ettiklerini, bunun ekmek paraları olduğunu açıkça söylemişler. Bunun üzerine Ferra aynı konuyu çok daha geniş işleyen yeni bir meclis düzenleyeceğini duyurmuş; o meclislerde sadece Fatiha suresinin ilk kelimelerinin tefsiri yüz sayfa tutmuş. İşte o zaman varraklar yola gelmiş ve istenen ücreti, on sayfa başına bir dirhemi kabul etmek zorunda kalmışlar.
Kitaplar nasıl satılırdı? Tıpkı diğer mallar gibi, pazarlıkla. Her kitap tek tek elle üretildiği için sabit fiyat diye bir şey yoktu; aslında pazarlık Doğu'da hâlâ yaygındır. Bazen açık artırma yapılırdı; insanlar halka olur, kitap yüksek sesle tanıtılır, teklifler birbirini izlerdi. Normal satışta alıcı fiyatı yavaş yavaş indirmeye çalışırken, açık artırmada fiyat tedricen yükselirdi; Pedersen, açık artırmanın Kur'an'ın yasakladığı kumar güdüsünü de tatmin ettiğini ince bir notla ekler. Çok yönlü yazar ve büyük bir kitap kurdu olan Cahız, kitapları satın almak yerine, varraklardan dükkânlarını kiralayıp geceleri orada okuyarak vakit geçirmiş, çünkü bu daha ucuza geliyordu.
Kitapçı dükkânları şehirlerde belli mahallelerde kümelenirdi, ki bu gelenek bugün de tamamen terk edilmiş değildir. Bağdat'ta "varraklar çarşısı" Mansur'un dairevi şehrinin biraz dışında, bir kanalın yanındaydı; orada yaklaşık yüz dükkân vardı. Kahire'de "sahaflar çarşısı" vardı. İbn Battuta, 1327'de Şam'da, görkemli Emevi Camii'nin yanında kâğıt, kalem, mürekkep ve kitapla ilgili malzeme satan dükkânlardan söz eder. Kitapseverler bu dükkânlara uğrar, oturur, edebiyat dünyasının dedikodularını ve günlük meseleleri konuşarak vakit geçirirdi; ulema biyografilerindeki hikâyelerin çoğu işte buralarda yaşanmıştı. Kitapçılar da diğer esnaf gibi, "şeyh" denilen itibarlı bir başkanın yönetiminde bir lonca halinde örgütlenmişti. İbn Haldun, meşhur Mukaddime'sinde, telif sayısındaki artışın, istinsah ve tashih gibi kitapla ilgili her işi yapan varraklık mesleğini doğurduğunu söyler.
Pedersen bölümü, varraklığın yavaş ölümüyle bitirir. Kitapların çoğunun matbaada basıldığı çağda, varrakların işlevini matbaalar üstlendi. Ama ilginçtir, varraklık tamamen sona ermiş değildi. Avrupalı ve Doğulu araştırmacıların Doğu kütüphanelerindeki yazmaların kopyasına duydukları ihtiyaç, nessahlar için yakın zamana kadar bir ekmek kapısıydı. Pedersen, yaklaşık elli yıl öncesine kadar, yani on dokuzuncu yüzyıl sonlarında, Kahire ve Şam'ın büyük kütüphanelerinde, kalem kutularını ve hokkalarını yanlarına alıp, çelik kalem yerine ısrarla kamış kalemle yazan müstensihlerin çalıştığını anlatır. Sonunda fotoğraflama yöntemi, asırlardır süren, kültürel önemi çok büyük bu mesleğin son temsilcilerinin ayağını kaydırdı. Artık eski tarz müstensihlere rastlamak, yalnızca ücra yerleşimlere mahsus bir ihtimaldir.
Üçüncü & Dördüncü Bölümden
Rakamlarla Üretkenlik
Matbaadan önce, tek tek elle. Yine de bu alimlerin bıraktığı hacim bugün bile inanılması güç.
Sayfa üretimi, tahmini
Bir kitabın bedeli
Bu rakamların çoğu ezberden yazdırılmıştı. İbn Enbari'nin kırk beş bin sayfa rivayeti ve on üç sandık dolusu kitabı ezbere okuyabildiği söylenir. Doğulular Avrupalılara şöyle derdi: “Sizin bilginiz kitaplarınızda; biz onu kalplerimizde saklarız.”
Beşinci Bölüm
Yazı Malzemeleri ve Kâğıdın Devrimi
Bu bölüm, belki de bütün kitabın en heyecan verici hikâyesini barındırır: kâğıdın hikâyesi. Ama önce ondan öncekilere bakalım.
İbnü'n-Nedim, insanların yazı için kullandığı malzemelerin bir listesini verir: tahta, ağaç kabuğu, ağaç yaprağı, ipek, hayvan derisi, parşömen, papirüs ve son olarak kâğıt. İlk Müslümanlar, Kur'an'ın indiği günlerde, ellerindeki her şeyin üzerine yazıyorlardı: ince beyaz taşlar, çömlek parçaları, deve, koyun ve merkep kemikleri. Tahta özellikle okullarda yazı tableti olarak kullanıldı. İpek de yazıya elverişliydi, ama önce ağaç zamkına daldırılıp özel bir taşla düzleştirilmesi gerekirdi; yaygın değildi. Pedersen ilginç bir örnek verir: Viyana'da, üzerinde Kur'an'ın tamamı yazılı keten bir şal bulunmaktadır.
İnsanlar parşömen kullanmadıkları zaman genellikle deri kullanırdı; Arabistan'da geniş ölçekli deri ihracatı yapılırdı. Pedersen, Sasani sarayından hoş bir ayrıntı aktarır: Vergi memurlarının kral Hüsrev Perviz'e gönderdiği raporlar beyaz deriden bir rulo halinde giderdi, ama kokusu kralı rahatsız ettiğinden deri sarı safranla boyanıp gül suyuyla ıslatılırdı.
Derinin özel olarak işlenmesiyle, daha ince ve daha sağlam olan parşömen elde edilirdi. Parşömen, özellikle Kur'an yazımında çok kullanıldı; bugün elimizdeki en eski büyük mushaflar parşömen üzerinedir. Ama parşömen pahalıydı, bu yüzden başka malzemeler tercih edilirdi.
Ucuz malzeme papirüstü. Papirüs, Nil kıyısında yetişen, üç köşeli gövdesi olan bir bitkiden yapılırdı ve eskiden beri tümüyle Mısır'ın tekelindeydi. Bitkinin gövdesinden uzun çubuklar kesilir, kurutulur, birbirine dik iki tabaka halinde dizilir, ıslatılıp dövülerek birleştirilir ve preslenerek yaprak haline getirilirdi. Mısır'ın fethinden sonra papirüs, Arapça yazanların günlük malzemesi oldu; günümüze ulaşan papirüsler arasında 642'den kalma Arapça bir tane vardır. İlk Abbasi halifesinin veziri Halid b. Bermek, vergi ve askeri kayıtlarda tomar yerine, iki kapak arasına konmuş sayfalardan oluşan kitabı, yani kodeksi kullanmaya başlattı. Devlet daireleri çoğu zaman papirüsü tercih ederdi, çünkü papirüsteki bir yazıyı silip halifenin mektubunu tanınmaz hale getirmek mümkün değildi; yani resmî yazışmalar daha güvenli olurdu.
Ama asıl devrim kâğıttı. Ve kâğıdın hikâyesi bir savaşla başlar. Kâğıt ilk olarak Çin'de icat edilmişti; rivayete göre milattan önce 105 yılında. Üretim için dut ağacı kabuğu, bambu, paçavralar ve kenevir lifleri kullanılırdı. Yüzyıllarca Çin'in komşularına satılan bir maldı. Sonra, 751 yılının temmuz ayında, Araplar Maveraünnehir'i fethedip Çin sınırına dayandı. Fergana ve Şaş, yani bugünkü Taşkent emirleri arasındaki bir mücadelede Çin bir tarafı destekledi; Araplar devreye girdi ve Semerkand yakınlarında, Talas dolaylarında Çin destekli güçleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Esir alınıp Semerkand'a götürülenler arasında Çinli kâğıt ustaları vardı. İşte Çin usulü kâğıt imalatını İslam topraklarına getirenler, bu esirler oldu.
Ne var ki Müslümanlar bu sanatı olduğu gibi kopyalamakla kalmadı. Kâğıt için gereken dut ağacı o bölgelerde yetişmediğinden, keten paçavralarının düzgün liflerine başvurdular; nitekim İbnü'n-Nedim, Horasan kâğıdının ketenden yapıldığını söyler. Böylece paçavra kâğıdı icat edildi. "Kâğıt" kelimesi bile bu yolculuğun izini taşır: Araplar, kelimeyi Semerkand'ın Farsça konuşan halkından aldı; onlar da Çince "dut ağacı kabuğundan kâğıt" anlamına gelen bir kelimeden almıştı. Yeni malzeme önce "Semerkand kâğıdı" ya da "Horasan kâğıdı" diye anıldı, sonra bütün İslam dünyasına yayıldı. Harun Reşid devrinde kâğıdı Irak'a getiren, daha önce kâğıt mushaf kullanımını başlatan Bermeki ailesinden Cafer b. Yahya oldu.
Kısa sürede kâğıt değirmenleri her yere kuruldu: Semerkand ve Bağdat'ın yanı sıra Mısır, Suriye, yani Şam, Taberiye, Hama ve Trablus; Kuzey Afrika, İspanya ve İran. İspanya'daki Şatıbe şehri, on ikinci yüzyılda diğer merkezlerden daha kaliteli kâğıt üretir, hem Doğu'ya hem Batı'ya ihraç ederdi. Avrupa ise kâğıt endüstrisini ancak çok daha sonra kurmaya başlayacaktı. Pedersen, 1200 dolaylarında Mısır'ı ziyaret eden Bağdatlı bir doktorun, bedevilerle çiftçilerin mumyaların ketenlerini soyup kâğıt üreticilerine sattıklarını anlattığını da aktarır; yani binlerce yıllık mumyaların keteni, yeni kitapların kâğıdına dönüşüyordu.
Pedersen, kâğıdın üretim sürecini ayrıntılı anlatır. Paçavralar çözülür, taraklanır, kireçli suda bekletilip hamur edilir, defalarca yıkanıp güneşte ağartılır, değirmen taşıyla öğütülür. Sonra arasına örtü gerilmiş, eleği andıran bir kalıba dökülür, düzlenir, keçe kaplı tahta üzerine konup kurutulur. Yapraklar un ve buğday nişastasıyla yoğurulup beyazlatılır, sonra akik taşı veya camla preslenip parlatılır. Son aşamaya "terbiye etme" denir; kâğıdı sıkılaştırır ve mürekkebin dağılmasını önler.
Kâğıdın büyük bir avantajı, farklı renklerde üretilebilmesiydi. Pedersen renkleri tek tek sayar: çivit otundan mavi, safran ve limondan sarı, çözeltilmiş bir böcek mumundan kırmızı, safranla maviden zeytin yeşili, safran ve bakır pasından yeşil, mavi ile kırmızıdan mor kâğıtlar üretilebiliyordu. İbnü'n-Nedim altı kâğıt cinsini isimleriyle sayar; ilki dışında hepsi, kâğıt üretilen merkezlerdeki idarecilerin adıyla anılırdı: firavuni, süleymani, caferi, talhi, tahiri ve nuhi kâğıt. Pedersen güzel bir dil ayrıntısı da ekler: Yirmi beş yaprağın bir araya gelmiş haline Farsçada "dest", yani el denirdi; beş destelik bir bohçaya "rizme". İşte bu "rizme" kelimesi İtalyancaya, İspanyolcaya, Fransızcaya, Almancaya ve nihayet İngilizceye "ream" olarak geçti. Bugün İngilizcede bir top kâğıda hâlâ "ream" denmesinin sebebi, bin yıl önceki bu Arapça kelimedir.
Mürekkep genellikle mazı ve zaç yağından yapılırdı; filozof Gazali bunu bir vesileyle anlatır. İdeali saf siyahtı; dokuzuncu yüzyılda bir şair, "süzülen kuzgun kanatlarına benzer mürekkep ve parlak bir serap gibi papirüs"ten söz eder. Mavi, yeşil ve kırmızı mürekkepler de kullanılırdı; kırmızı özellikle Kur'an'ın harekelerinde ve sure isimlerinde tercih edilirdi. Pedersen, görünmez mürekkebin bile bilindiğini anlatan ilginç bir reçete aktarır. Kurtubalı İbn Abdirabbih şöyle der: Yazıyı gizlemenin en sağlam yolu, taze süt alıp onunla papirüsün üstüne yazmaktır; mektubu alan kişi üzerine sıcak kül serpince yazılar görünür hale gelir. İstersen, gündüz gizli kalıp gece okunabilen bir yazı için kaplumbağa ödüyle yazabilirsin. İslam dünyasının hararetli siyasi ortamında bu gizli yazılar sıkça kullanılırdı, ama kitap söz konusu olduğunda pek önem taşımazdı.
Yazı aleti kamış kalemdi; özellikle Nil'de bol bulunurdu. Kamış keskin bir bıçakla, çok dikkatle kesilirdi; ne çok kalın ne çok ince, sert olmalıydı, bir süre suda yatırıldıktan sonra kahverengiye döndüğü an en iyi haliydi. Hattatın, kalemin sağ tarafını mı sol tarafını mı, ucunun üstünü mü altını mı kullanacağını belirleyen ayrıntılı kurallar vardı. Hattat malzemesini, bir ucunda hokka yeri bulunan bir kutuda saklardı; bu yazı takımları, bilhassa İran'da, süslü motiflerle güzelce bezenirdi. Yakut, on ikinci yüzyıl hattatlarından birinin dokuz yüz altına satılan pahalı bir yazı takımı olduğunu kaydeder.
Pedersen, yazının erkeklerin işi sayıldığını, ama kadınların da bu sanata katıldığını gösteren örnekler verir. Dokuzuncu yüzyılda bir vezir, hanım bir hattattan ilham alarak yazı malzemelerini şöyle tasvir eder: "Yazısı yüzü kadar güzel, mürekkebi saçlarının karasına benzer. Kağıdı cildine, kalemi parmak uçlarına benzer."
Kamış, bütün bu malzemeler içinde bir bakıma en önemlisi olduğundan, zamanla bütün kâtipler sınıfının sembolü oldu. Askeri sınıfa "seyfiyye", yani kılıç ehli denmesine karşılık, kâtiplere "kalemiyye", yani kalem ehli denirdi. Ve kalem manevi bir anlam da taşıyordu, çünkü Kur'an'ın 68. suresi "Kaleme ve onların yazdıklarına andolsun" diye başlar. İlk inen ayetlerden biri ise insana "kalemle öğretenin, insana bilmediğini bildirenin" Rabbin keremi olduğunu söyler. Böylece kalem, insana Kitap'la bahşedilen bütün harikulade bilginin sembolü haline geldi.
Beşinci Bölümden
Kağıdın Serüveni
Bir savaş esiriyle başlayan yolculuk: Çin'den Semerkand'a, Bağdat'tan Endülüs'e ve nihayet Avrupa'ya.
Suluboya harita — kâğıdın doğudan batıya yolculuğu. Yakınlaştırın, şehirlere dokunun.
Bir yaprak nasıl yapılırdı
Renkli kâğıtlar
Yirmi beş yaprağın bir araya gelmiş haline Farsça deste, beş destelik bohçaya ise rizme denirdi. Bu kelime İtalyanca, İspanyolca, Fransızca ve Almanca üzerinden İngilizceye ream olarak geçti — bugün bir top kâğıda hâlâ böyle denmesinin sebebi budur.
Altıncı Bölüm
Arap Yazısı ve Büyük Hattatlar
Bu bölüm, Arap harflerinin nasıl geliştiğini ve hat sanatının nasıl İslam'ın en itibarlı sanatı haline geldiğini anlatır.
Pedersen önce kaynaklarını sıralar. Kitap ve yazı hakkında bilgi veren onuncu yüzyıl eserleri, Kurtubalı İbn Abdirabbih'in "el-Ikdü'l-ferid"i, Iraklı Suli'nin risalesi ve Bağdat'ın varrakı İbnü'n-Nedim'in "el-Fihrist"idir. Sonra İbn Haldun'un Mukaddime'si ve Mısırlı Kalkaşendi'nin, devlet görevlileri için yazdığı on dört ciltlik dev başvuru eseri gelir; bu eserin bir cildinde her harfin nasıl yazılması gerektiği tek tek anlatılır. İşte yazı, böylesine büyük bir özenle korunmuştur.
İslami rivayetler, her sanatı ilk icra edeni bulma konusunda menkıbelerle doludur. Bazı eserler, ilk yazı yazanın Hz. Adem olduğunu iddia eder; Adem balçık üzerine yazmış, sonra Nuh Tufanı'ndan sonra herkes kendi yazısını icat etmiş. Pedersen bunda ince bir hakikat görür: Demek ki İslam devrinde, Irak ve Suriye'deki yıkıntılarda bulunan kil tabletler biliniyordu ve üzerlerindeki kama şeklindeki karakterlerin çok eski yazılar olduğu doğru tahmin edilmişti. İlginç olan, çoğu yazarın, Arap alfabesinin Aramiceden alındığının farkında olmasıdır.
Pedersen, harflerin pratik bir sorununa uzun uzun değinir. Araplar Nabatilerden yirmi iki harfli bir alfabe almışlardı. Ama Arapça eski Sami seslerinin çoğunu korumuştu, oysa Aramicede bunların bir kısmı başka seslerle karşılanırdı. Bu yüzden Arapçanın yedi sesi alfabede karşılıksız kalıyordu. Üstelik basitleştirme sürecinde bazı harfler birbirine çok benzemişti. Bu sorunu çözmek için harflerin üstüne ve altına noktalar kondu; en eski papirüslerde, 643'ten kalma olanlarda bile bu noktalar görülür. İslami rivayetler noktalama sistemini başlatan ilk kişi olarak Ebü'l-Esved ed-Düeli'yi gösterir, ama keşfedilen papirüsler bu noktaların onun zamanında zaten kullanıldığını göstermektedir. İlginç bir ayrıntı: Kuzey Afrika ve İspanya'yı içine alan Mağrib'de farklı bir noktalama vardı; normalde fe harfine üste bir nokta, kaf harfine üste iki nokta konurken, Mağrib yazısında fe harfinin altına, kafın üstüne nokta konurdu.
Harekeler, yani sesli işaretler de zamanla geliştirildi. Başlangıçta bunlar da noktalarla gösterildi: harfin üstündeki nokta a sesini, ortasındaki u sesini, alttaki i sesini belirtirdi. Ama bu karışıklığı artırdı, çünkü nokta zaten başka amaçla kullanılıyordu; nitekim büyük alim Malik b. Enes, camilerdeki Kur'an nüshalarında bu işaretlerin bulunmasını kabul etmiyordu. Sonra, sekizinci yüzyılda, bugün hâlâ kullandığımız sistem geliştirildi: u sesi için küçük bir vav, a sesi için yatık bir çizgi, i sesi için harfin altına benzer bir çizgi. Bütün bu yardımcı işaretler dikkatle konduğunda son derece faydalıydı; ama gerek kitabelerde gerek mektup ve yazmalarda çoğu zaman tamamen ihmal edilirdi. Pedersen, harekeli bir yazma bulmanın son derece nadir olduğunu, dolayısıyla Arapça bir yazmayı okumanın daima güçlüklerle dolu olduğunu söyler.
İlk yüzyılların önde gelen yazı türü Kufi idi. Müslümanlar bu yazının adını, Irak'ın ilk başşehri ve uzun süre ilim yuvası olan Kufe'den aldığına inanırdı, ama gerçekte Kufi tedricen gelişmiş bir yazıdır. Ağır, kalın ve düz çizgileriyle, köşeli şekilleriyle Kufi, taşa kazımaya ve abidevi kitabelere son derece uygundu; Emevilere ait bina kitabelerinden ve paralardan tanıdığımız en erken yazının gelişmiş halidir. Camilere konulan ya da nüfuzlu evlerde süs olan görkemli Kur'an nüshaları bu yazıyla, hep de parşömen üzerine yazıldı. Sekizinci yüzyıldan itibaren Kufi'nin yeni türleri doğdu; harfler yatay düzlemde genişledi, sonra bitki saplarına, asma filizlerine, çiçeklere dönüştü ve "çiçekli Kufi" denilen, bütün yüzeyi süslemeyle kaplayan bir tarz ortaya çıktı. On ikinci yüzyılda bu asma tezyinatı, yazı yazılan her yüzeyin hâkim unsuru oldu.
İşte burada Pedersen önemli bir noktaya değinir. Resim sanatı İslam'da hiçbir zaman tam olarak kabul edilmediğinden, Müslümanlar sanatsal duyarlılıklarını çizginin şekillendirilmesine yönelttiler. Yazı, bu duyarlılığın sergilenmesi için doğal bir vasattı. Bu yüzden hat, Müslümanlar arasında en itibarlı sanat dalı haline geldi. Pedersen'in deyişiyle, dünyada hiçbir alfabe, Arapça kadar yoğun bir sanatsal emeğin konusu olmamıştır. Süslemeli yazıdan, bağımsız bir süsleme tarzı olan arabesk doğdu. Arabesk bir resmin sıcaklık ve derinliğinden yoksundur, ama hakiki İslam ruhunu yansıttığından, çizginin saf güzelliğini, çarpıcı kavisleri ve ahenkli tekrarları soyut bir biçimde ifade eder. El sanatlarında verdiği bir cevap bu ruhu özetler: Bir kâtip, tavsiye isteyen birine şöyle demiştir: "Bir harfin yazımı için tüm çabanı sarf etmeden diğerine geçmemelisin. Unutma, bir harfi tamamlamadan diğerine geçmek yok!"
Günlük kullanımda ise daha yuvarlak, daha hafif bir yazı tercih edildi: nesih. Kelimenin kökü "çoğaltmak" anlamına gelir, yani bu, kitapların yazısıydı; dokusu uygun olan ilk papirüslere kadar uzanır. Nesih on ikinci yüzyıldan itibaren en yaygın tür oldu ve ondan başka üsluplar türedi: son derece sarmal çizgili divani, kalın ve köşeli rik'a, kalın yuvarlak ve sarmal çizgili sülüs. Memlük Mısır'ında çok yaygın olan sülüs, Kur'an yazımında da tercih edildi; vurgulanacak yerler için kırmızı, harflere parlaklık için altın kullanılırdı. Kuzey Afrika ve İspanya ise kendine özgü "mağribi" yazısını geliştirdi; bu yazı, alfabetik sırada bile, Nabatilerden kalan eski kuzey Sami sırasını takip etmesiyle dikkat çeker.
Şimdi bölümün kahramanlarına, üç büyük hattata gelelim. Bunların hepsi Irak'tan çıktı. Birincisi İbn Mukle'dir; İbnü'n-Nedim'in geç bir çağdaşı, onuncu yüzyılda yaşadı. Sanatını babasından ve dedesi Mukle'den almıştı. Hayatına sıradan bir memur olarak başladı, vezirliğe kadar yükseldi, ama Abbasi idaresinin fırtınalı dünyasında, önemli mevkilerde oturan herkes gibi, müsadereler ve işkencelerle dolu bir hayat yaşadı. Başına gelenlerin büyüklüğü, bir keresinde tam bir milyon dinar, yani on üç milyon altın ceza ödemesinden anlaşılır. Sonunda rakibi yüzünden önce sağ eli kesildi. Anlatıldığına göre eli kesilince kalemini koluna bağlatarak hâlâ yazabildiğini gösterdi; sonra dili de kesildi ve hapiste öldü. Bütün servetini cömertçe dağıtıp her şeyini kaybeden İbn Mukle, en büyük Müslüman hattatlardan biri olarak ölümsüzleşti. İbn Hallikan, onun Kufi yazıyı "şu anda kullanımda olan yazıya" dönüştürdüğünü söyler; yani daha yuvarlak ve hafif yazının hâkim olmasında başlıca pay onundur. Ne yazık ki elinden çıkan hiçbir şey günümüze ulaşmadı; bu yüzden başarısını tam olarak değerlendirecek durumda değiliz.
İkincisi İbnü'l-Bevvab'dır, on birinci yüzyılın başında öldü. Gerçek adı Ali b. Hilal'di, ama "kapıcının oğlu" anlamına gelen lakabıyla tanındı. İlginç olan, onun meslek hayatının evleri süsleyen bir nakkaş olarak başlaması, kitaplara resim çizmekle devam etmesi ve hattatlıkla zirveye ulaşmasıdır; yani giderek daha yüksek sanat formlarına ilerlemişti. Bir süre Şiraz'da Bahaüddevle'nin kütüphanesiyle ilgilendi ve Pedersen burada çok sevdiğim bir hikâye anlatır. İbnü'l-Bevvab bir gün kütüphanede, kenara konmuş bir kitap yığını içinde siyah ciltli bir kitaba rastlar; bunun, İbn Mukle'nin yazdığı otuz ciltlik bir Kur'an'dan bir parça olduğu anlaşılır. Araştırınca yirmi dokuz cilt bulunur, ama bir cilt eksiktir. İbnü'l-Bevvab eksik cildi kendisi yazmayı teklif eder, ama bir şartla: Eğer yeni cilt diğerlerinden ayırt edilemezse bir hil'at ve yüz dinar alacaktır. Kütüphaneden diğer ciltlere benzer kâğıt bulur, eski zamanların süslerini taklit eder, hatta başka bir kitaptan aldığı eski bir kapakla ciltler. Bir yıl sonra Bahaüddevle otuz cildi getirtir, her birini dikkatle inceler, ama hangisinin yeni olduğunu fark edemez ve hepsini İbn Mukle'ye aitmiş gibi saklar. İbnü'l-Bevvab anlaştığı ödülü alamaz, ama kütüphanedeki bütün Çin kâğıtları, ki uzun yıllar yetecek kadardır, isteği üzerine ona verilir. Bu hikâye hem İbnü'l-Bevvab'ın ustalığını gösterir, hem de hat eserlerine duyulan ilginin sahteciliği nasıl teşvik ettiğini. Nitekim Yakut, bir hattatın İbnü'l-Bevvab'ın yazısını taklit edip bir kitapçıya verdiğini, kitapçının da onu gerçek diye sattığını anlatır.
Üçüncüsü ve sonuncusu, Cemaleddin Yakut el-Musta'sımi'dir. Son Abbasi halifesi Musta'sım tarafından delikanlılık çağında köle olarak satın alınmış, sonra edebiyat ve hat sahalarında eğitilmişti. Öyle çalışkandı ki Kur'an'ı bin bir kez yazdığı söylenirdi, oysa tek bir Kur'an'ı yazmak bile insan hayatından uzunca bir zaman alırdı. Yöntemlerinden biri, kamış kalemi özel bir meyille kesmesiydi. Bağdat'ın 1258'de Moğollar tarafından düşürülmesi ve halifenin öldürülmesinden sonra uzun yıllar yaşadı ve 1298'de aynı şehirde öldü.
Pedersen, ilerleyen yüzyıllarda kitap çoğaltma sanatının, özellikle Türk ve İranlı hattatlar sayesinde Doğu'da yeniden canlandığını söyler. Müslüman hükümdarlar hat sanatına da ilgi duymuş, çoğunlukla kendileri de hattatlık yapmıştır; Timuriler döneminde Semerkand ve Herat birer kültür merkezi oldu. Pedersen bölümü güzel bir tespitle bitirir: Hat sanatı ölmedi. Çünkü bu sanat, kutsal kitaba yakışır bir estetikle Kur'an nüshaları üretmeyi daima en yüce gaye edindiğinden, hem güzellikten haz alınmasını sağlıyor hem de dindarca bir hayat tarzını destekliyordu. Halep'te yaşamış bir alim, her Ramazan'da dünya işlerini bırakıp bir camiye çekilir ve bütün vaktini, İbnü'l-Bevvab'ın üslubuna göre bir iki Kur'an nüshası yazmaya ayırırdı; bitince de onu bir akrabasına hediye ederdi. Üstelik bu zahidane çalışmada kullandığı kalemlerle, yüksek ateşe ve doğum sancılarına karşı muska yazardı ve bu muskaların bereketine inanılırdı. İşte hattatlara İslam'da bu benzersiz değeri kazandıran şey, yaptıkları işe belli belirsiz karışan bu kutsiyet pırıltılarıdır.
Altıncı Bölümden
Dört Kalem
Aynı kelime — كِتاب, “kitap” — dört büyük yazı üslubunda. Bir kaleme dokunun, harf değişsin.
İbn Mukle’nin ölçüsü
Hattı bir geometriye bağladı: elif harfinin boyu, baklava biçimli noktalarla ölçülür; her harf, bu noktalara ve elifin çapıyla çizilen daireye göre oranlanır. Yazı, böylece bir mimari kazandı.
Üç büyük usta: İbn Mukle (öl. 940) → İbnü’l-Bevvâb (öl. ~1022) → Yâkut el-Musta‘sımî (öl. 1298)
Yedinci Bölüm
Kitap Resimleme
Şimdi kitabın en hassas ve aynı zamanda en eskimiş bölümüne geliyoruz. Bu yüzden buraya en çok modern not ekleyeceğim. Ama önce Pedersen'in anlattıklarını dinleyelim.
Pedersen, hat ile resim arasında köklü bir fark olduğunu söyler. Hat, kutsal kitaba duyulan saygıdan doğmuş, bizzat Müslümanların oluşturduğu, edebiyatla uyum içinde gelişen bir sanattı ve altın çağını dokuzuncu ile on üçüncü yüzyıllar arasında yaşadı. Sadece kitapta değil, mimari, seramik, maden işçiliği, ahşap oymacılığı ve cam işçiliğinde de kullanıldı. Resim ise Müslümanların bulduğu bir sanat değildi; aksine İslam'ın kınadığı bir şeydi. Buna rağmen bir İslam resim sanatı yine de var oldu. Bunun iki sebebi vardı: İslam'ın içinde geliştiği Bizans ve Fars kültürlerinin zengin resim geleneği, bir de insanın dünyayı temsili biçimlerde görme isteğini İslam'ın bastıramaması. Ama hattan farklı olarak resim, en görkemli günlerini İslam kültürünün gerilemeye başladığı dönemde yaşadı ve Kur'an'a olan mesafesini daima korudu.
Aslında Kur'an'da mutlak bir resim yasağı yoktur. Yasak, daha çok Hz. Peygamber'e atfedilen hadis koleksiyonlarından gelir. Bunlarda resim yapana lanet edilir, meleklerin içinde resim bulunan eve girmeyeceği söylenir; kıyamet günü en şiddetli cezaya resim yapan çarptırılacaktır, çünkü ondan çizdiği suretlere can vermesi istenecek, yapamayınca da haddini bilmeyerek yaratıcıyı taklide kalktığı için gazaba uğrayacaktır. Pedersen, bu ifadelerin bizzat Peygamber'e ait olmasının pek muhtemel olmadığını, hatta onun gerçekten bir resim gördüğünün bile şüpheli olduğunu söyler; bunların büyük ölçüde, sonraki yüzyılların entelektüel çatışmalarında bir silah olarak zamanla oluşturulduğunu belirtir. Kur'an'daki yüksek tonlu beyanların ise Hristiyanların kutsal saydığı resimlerden kaynaklandığında şüphe yoktur. Ama bu düşünce, sanatçının yaratıcılığını Tek Yaratıcı'nın izzetini ihlal olarak da sunar; işte bu, Müslümanların somut resim yerine soyut sanatı tercih etmesinin başlıca etkenidir. Yine de bu düşünce tutarlı biçimde korunmamıştır; bir görüşe göre yasak yalnızca ruh taşıyan varlıklar içindir, bir başkasına göre üstüne oturulan minder ve yastıklardaki resimlerde sakınca yoktur. Demek ki bir resme sahip olunduysa ve ona değer verilmediğini gösterecek biçimde, mesela üstüne basılarak kullanılıyorsa, göz yumulabiliyordu.
Pedersen'e göre İslami resim sanatı esasen minyatürle sınırlıdır. Erken örnekler Mısır'daki birkaç papirüs ve kâğıt parçası üzerindeki resimlerdir; dokuzuncu ve onuncu yüzyıllardan kalma bu parçalarda sayısız dalı olan bir ağaç, canlı duran bir kuş, eğlenen bir erkek ve kadın, hatta kasları abartılı bir köpek görülür; o erkek ve kadın resmi, cinsel unsur içeren mevcut en eski Arap çalışmasıdır. Halife Velid'in 700 dolaylarında, Ölü Deniz'in doğusunda dekore ettirdiği sarayın duvarlarını insan figürleri içeren muazzam resimler süslüyordu. Bağdat ya da Irak ekolüne ait minyatürlü yazmalar on ikinci ve on üçüncü yüzyıldan günümüze ulaşmıştır; tıp ve astronomi risaleleri, Hindistan kaynaklı "Kelile ve Dimne" fablları, ve Hariri'nin "Makamat"ının resimli nüshaları. Hariri'nin bir maceraperestin başından geçenleri anlattığı kitabında, çeşitli halk tabakalarından insanların yaşam tarzına dair çok sayıda tasvir bulunur ve bunlar kitap çizerlerine zengin malzeme sağlamıştı.
Ama minyatür en görkemli günlerini İran'da yaşadı. Pedersen, Maniheistlerin İran minyatür tarihine büyük etki yaptığını anlatır. Kurucuları "ressam Mani", İran'da ün yapmıştı; müntesipleri kitaplarda resme sıkça başvururdu. Mani'nin portresi ve on dört çuval kitabı 923'te Bağdat'ta yakıldığında, küllerinin içinde altın ve gümüş kalıntıları bulunmuştu. Moğolların gelişi yeni unsurlar getirdi. Bu savaşçılar Bağdat'ı ele geçirip halifeyi bütün ailesiyle idam ederek tahribatı son haddine vardırmış, dünyanın merkez şehrini bir anda taşra kasabasına çevirmişti; ama ilginçtir, ilerleyen yıllarda mimari, el sanatları ve kitap telifindeki canlılık da yine Moğol hanedanı sayesinde oldu. Çin sanatından alınan ilhamla minyatürlere Çin ejderhaları, gerçeküstü kanatlı kuşlar, dalgalı bulut şeritleri ve çekik gözlü, dolgun yüzlü figürler girdi. Kutsal figürler artık yuvarlak hale yerine, Çin ve Orta Asya üslubunda olduğu gibi, alev halkasıyla vurgulanmaya başlandı.
Timur ve halefleri döneminde Semerkand ve Herat birer sanat merkezi oldu. Timur'un oğlu Şahruh Herat'ı başkent yaptı; onun zamanında Çin etkisi arttı. Şahruh'un oğlu Baysungur, Herat'ta kırk sanatçının, hattatların ve ressamların çalıştığı bir kütüphane kurdu; kendisi de hattat ve ressamdı ve Firdevsi'nin Şehname'sinin ünlü bir nüshası onun döneminde hazırlandı. Bu çalışmalar sayesinde doğan özgün İran tarzı, gelişen millî hissiyatın önemli bir unsuru oldu. Ve İran tarzının en estetik zirvesi, başarılı fırça işleri, çizgilerinin zarafeti ve yumuşak renkleriyle öne çıkan büyük usta Behzat'ın çalışmalarıyla geldi; on beşinci yüzyılın sonunda yaşayan Behzat, çeşitli hükümdarların hizmetinde bulundu, savaş sahnelerinin yanı sıra cami inşası gibi barışçıl faaliyetleri ve çiçeklenmiş bahçeleri tasvir etmeyi severdi. Bu gelenek Hindistan'da, Timur'un torunları olan Babür hanedanı döneminde yeni bir biçim aldı; özellikle Ekber Şah'ın kitaba ve minyatüre özel ilgisi vardı, yirmi dört bin ciltlik bir kütüphanesi ve sarayında yüzden fazla ressamı olduğu söylenir.
Pedersen bölümü, kendi döneminin yaygın bir kanaatiyle bitirir. Ona göre Osmanlıların resme takındığı olumsuz tavır, eski resimli yazmaların hoyratça muamele görmesinde, insan başlarına kâğıt yapıştırılmasında ya da resimlerin kesilmesinde pay sahibiydi ve modern zamanlarda bu kadim sanatın ihyası için bir adım atılmamıştı. Ama az önce söylediğim gibi, bu son hükümlerin önemli bir kısmı bugünkü bilgiyle düzeltilmek durumundadır.
Yedinci Bölümden
Minyatürün Okulları
Kitap resmi, yüzyıllar içinde başlı başına bir sanat oldu. Bir okula dokunup üslubunu tanıyın.
Bu, Pedersen’in en çok eskiyen bölümüydü. Onun döneminde İslam resmi henüz tam tanınmıyordu; bugün minyatür, kendi başına dev bir sanat tarihi alanıdır.
Sekizinci Bölüm
Ciltçilik
Bir kitap yazılıp süslendikten sonra korunması gerekirdi; işte ciltçilik bu ihtiyaçtan doğdu.
Papirüs yapraklar saklanacağı zaman uzun çubuklara sarılıp rulo haline getirilirdi. Rulo halinde parşömenler de vardır, ama İslam geleneğinin kadim zamanlarında kitap rulosu kullanıldığına dair elimizde delil yoktur. Heidelberg koleksiyonunda dokuzuncu yüzyıl ortasından kalma, yüz seksen üç santim uzunluğunda Arapça bir kitap rulosu bulunur, ama rulo kitaplar İslam edebiyatında sayıca azdır. İlk dönemlerde yaygın olan biçim, Greko-Romen dünyada da bilinen mushaf, yani kodeksti: sayfaları iki kapak arasında toplanmış kitap. Kâğıdın kullanılmaya başlamasıyla tek doğal kitap biçimi bu oldu. İlginç bir ayrıntı: "mushaf" kelimesi, dinle ilgili pek çok başka kelime gibi, İslam'ın ilk günlerinde Habeş, yani Etiyopya dilinden Arapçaya geçmiştir; nitekim Arapların mushaf kullanımını Habeşlilerden öğrendiğine işaret eden bir rivayet vardır.
İlk Kur'an sayfaları iki ahşap çıta arasında tutuldu; kapak yapımı işte bu basit yöntemden hızla gelişti. Cilt yapımı, bir varrağın da üstesinden gelmesi gereken işlerden biriydi, ama erken bir dönemde ayrı bir uzmanlık haline geldi; daha dokuzuncu yüzyıl başında Me'mun'un kütüphanesinde çalışan ciltçilerin adlarını biliyoruz. Kitap üretiminde zamanla farklı uzmanlıklar doğdu: hattat, çizer, süsleme deseni çizen, tezhipçi, kâğıt kesici ve mücellit, yani ciltçi. İlginçtir, İbnü'n-Nedim'in çağdaşı büyük seyyah Makdisi, kendisinin de maharetli bir ciltçi olduğunu söyler; Yemen'de kaldığı süre içinde emirin ona ciltlenmek üzere bir Kur'an gönderdiğini ve bu iş için büyük bir meblağ olan iki dinar teklif edildiğini anlatır.
Pedersen, bölge bölge ciltçilik geleneklerini anlatır; İran'da bu ilginin kaynağı bir ölçüde Maniheizm mirasıydı. Pedersen güzel bir ayrıntı verir: Hak ile bir olduğunu söyleyip 922'de idam edilen mutasavvıf Hallac'ın bazı talebelerinin, hapsedildiklerinde yanlarında, Çin kâğıdından yapılma, altınla yazılmış, içi saten ve ipekli, kaliteli deri ciltli kitaplar bulunduğu aktarılır. Makrizi ise Kahire'deki Fatımi kütüphanesinin zarif ciltlerinden söz eder; Selahaddin'in fethi sırasında etrafa dağılan bu pahalı ciltler, sonunda Türk askerlerin ayakkabılarına pençe yapılmıştı.
Müslümanlara ait günümüze ulaşmış en eski cilt, deriden değil, sedir ağacındandır; Mısır'ın Tolunoğulları dönemine, yani dokuzuncu yüzyıla aittir ve hâlen Berlin'dedir. Ahşabın üstü fildişi mozaiği, kemik ve farklı renklerde tahta parçalarıyla kaplıdır; kenar boyunca zikzaklar, ortada bir dizi kemer vardır. Zamanla, ilk dönemde tercih edilen deri kaplı ahşabın yerini, kâğıt yaprakların birbirine yapıştırılmasıyla yapılan mukavva aldı.
İslam ciltçiliğinin Avrupa'dan ayrılan kendine has bir özelliği vardır: mikleb denilen, kitabın yan kenarını örten ve ön kapağın altına kıvrılan kanat şeklindeki uzantı. Bu sayede kitabın, üstteki ve alttaki iki kısa kenarı dışında, neredeyse tamamı korunurdu. Süslemeler genellikle ortada bir şemse, yani yuvarlak bir madalyon ve etrafında bordürlerden oluşurdu; dikdörtgenlerin içi geometrik desenlerle, bazen tezyinatlı bir Kur'an ayetiyle doldurulurdu. Motifler soğuk baskı kalıplarıyla çıkarılır, kimi kısımlar yaldızlanır, kimi yerlere mavi ipek yerleştirilirdi. Kuzey Afrika ve Mağrib ciltleri, Mısır tarzına sıkıca bağlıydı, yalnızca yaldızlamayı daha az kullanırdı.
Timur ve halefleri döneminde, minyatürdeki gelişme ciltçiliğe de yansıdı. Bu dönemden olağanüstü lüks ciltler kaldı; 1435'te Şahruh için yapılan bir cilt, yarım milyonun üzerinde soğuk baskı ve altın varak işlemesi içeriyordu; hesaba göre, bunu yapan kişinin ömründen birkaç yıl harcamış olması gerekiyordu. Herat ekolünün minyatüre getirdiği yenilikler cilt süslemelerini de etkiledi; Çin tarzındaki ağaçlı ve hayvanlı manzaralar, sema şeritleri, hem soğuk baskılı hem yaldızlı ciltlerde belirdi. Sonra İran'a Çin'den yeni bir teknik geldi: lake cilt. Mukavva, üzerine çok sayıda şeffaf vernik tabakası sürülen kireç taşıyla kaplanır, alttaki tabaka sulu boyayla, üstteki ise altın, gümüş ve sedef tozuyla boyanırdı. Lake cilt özellikle Safeviler döneminde İran'da yaygınlaştı ve on dokuzuncu yüzyıla kadar sürdü; bu sanatın bir kolu da Türkiye'de gelişti, ama Pedersen'e göre İranlı ustaların Türk çırakları, hocalarının estetik zevkinden yoksundu.
Pedersen bölümü hüzünlü bir notla bitirir: Yüzyıllar boyunca getirilen bütün yeniliklere rağmen kitap ciltleme biçimi esasen aynı kaldı; mikleb hâlâ kullanılıyor, ortadaki şemse motifi yakın zamana dek korundu. Ama bütün bunların lüks ciltler olduğu unutulmamalı; günlük kitaplarda bu masraflı süslemeler tabii ki bulunmazdı. Ve günümüzde ciltçilik de diğer İslam el sanatlarının uğradığı akıbete uğramış; eski ihtişamlı günlerden geriye yalnızca kırıntılar kalmıştır.
Sekizinci Bölümden
Bir Cildin Anatomisi
Yazılıp süslenen kitap korunmalıydı. İslam cildinin kendine özgü dili: şemse, köşebent ve o ünlü kanat — mikleb.
Tipik bir Memlük / İran cildi — bir parçaya dokunun, vurgulansın
Cilt türleri
Deri cilt
En sık tercih edilen tür; üzeri soğuk baskı kalıplarıyla bezenir, kimi yerleri yaldızlanırdı.
Lake cilt
Çin’den gelen teknik: mukavva şeffaf vernik katlarıyla kaplanıp altın ve sedef tozuyla boyanır.
Sedir cilt
Günümüze ulaşan en eski Müslüman cildi: Tolunoğulları’ndan, fildişi mozaikli ahşap (9. yüzyıl).
Mikleb
İslam cildine özgü kanat: kitabın yan kenarını örtüp ön kapağın altına kıvrılır, neredeyse tümünü korur.
Bir kitabı kaç usta yapardı
Dokuzuncu Bölüm
Kütüphaneler
Bu bölüm, Ortaçağ İslam dünyasının en görkemli kurumlarını anlatır ve bir medeniyetin kitaba ne kadar değer verdiğini gösterir.
Pedersen, dönemin kaynaklarına dayanarak İslam diyarında üç büyük kütüphaneden söz eder: Bağdat'taki Abbasi kütüphanesi, Kahire'deki Fatımi kütüphanesi ve Kurtuba'daki Endülüs Emevileri kütüphanesi. Ama hemen ekler: Bu kütüphanelerin ortaya çıkması, büyük ölçüde varlıklı insanların kitaba duyduğu yakın ilgiden kaynaklanıyordu. Kitap telifi öyle bir itibar görüyordu ki, imkânı olanın bu faaliyete bir şekilde katılması doğal karşılanırdı.
Bağdat'taki kütüphane, halife Me'mun'un kurduğu Beytü'l-Hikme, yani Hikmet Evi ile birlikte anılır; belki babası Harun Reşid daha erken bir tarihte kurmuştu. Buranın öncelikli görevi, "kadim ilimleri", yani Helenistik felsefe ve doğa bilimlerini Yunancadan Arapçaya çevirmekti. İbnü'n-Nedim hoş bir ayrıntı aktarır: Me'mun rüyasında, açık tenli, geniş alınlı, saygı uyandıran bir adam görmüş; bu kişi Aristo'ymuş ve rüyada onunla geçen konuşma, Me'mun'a Yunan eserlerini çevirtme fikrini ilham etmiş. Bunun üzerine Bizans imparatoruyla yazışıp oraya adamlar göndermiş, onlar da çevrilecek Yunan kitaplarıyla dönmüş. Aslında tercüme kütüphanesi kuran ilk kişi Me'mun değildi; Emevi şehzadesi Halid b. Yezid, hilafet makamına oturamamanın hayal kırıklığını bu şekilde hafifletmeye çalışmıştı. Tercüme işi son derece sistemliydi: önce bir mütercim çevirir, sonra bir grup alim metni denetler, gerekirse danışman editörler düzeltir ve ilave yapardı.
Ama kütüphanelerin en göz alıcısı Kahire'deydi. Fatımiler, Hz. Peygamber'in kızı Fatıma'nın torunları olduklarını ileri süren Şii bir hanedandı; önce Kuzey Afrika'da, sonra Mısır'da imparatorluk kurdular ve yepyeni bir Kahire ile ünlü Ezher'i inşa ettiler. Saray kütüphaneleri öyle zenginleşti ki, halife Aziz ilk Arap dilcilerinden Halil'in sözlüğünü istediğinde, kütüphane görevlisi onun tam otuz bir nüshasını getirebiliyordu; biri bizzat yazarın elinden çıkmıştı. Yine Aziz, Taberi'nin tarihinin bir nüshasını, yirmiden fazla nüshası olduğu halde yüz dinara almıştı. Sarayda kırk oda dolusu kitap vardı; yalnızca "kadim ilimler", on sekiz bin kitapla temsil ediliyordu. Halife Hakim ise yeni bir uygulama başlattı: herkese açık bir akademi, bir Daru'l-ilm kurdu. Burada kitapların yanında kâğıt, kalem ve mürekkep de bulunur; isteyen gelir okur, kopya çıkarır, eğitim görürdü. Müdürler, yardımcılar ve ulaklar sabit maaşla çalışır, alimlere de çalışmaları için ücret ödenirdi. Pedersen bu akademinin yıllık bütçesini, iki yüz elli yedi dinarlık bütçeyi kalem kalem aktarır: halılar için on dinar, istinsah kâğıdı için doksan dinar, kütüphane sorumlusu için kırk sekiz dinar, su için on iki dinar, hizmetliler, kâğıt, mürekkep, hatta kilim tamiri ve kayıp sayfaların yerine konması için ayrı meblağlar. Pedersen, bu bütçenin temel kitapların alımı için bile düşük olduğunu söyler, çünkü tek bir Taberi tarihi yüz dinar tutuyordu.
Bu muhteşem kütüphanelerin sonu çoğu zaman trajik oldu. Kahire'deki Fatımi kütüphanesi, on birinci yüzyılda, zayıf düşen halifenin elinden iktidarı alan paralı Türk askerlerinin yağmasına uğradı; askerler alacaklarına karşılık kitaplara el koydu. Kitap yüklü yirmi beş devenin bir vezirin konağına getirildiği bizzat görülmüştü; uzmanlara göre yüz bin dinardan fazla eden kitaplar, beş bin dinara satılmıştı. Yağmada kitaplar dağıldı, kimi yakıldı, kimi suya atıldı, pahalı ciltler asker ayakkabılarına pençe yapıldı. Iskartaya çıkarılan kitaplar, rüzgârın aralarını toprakla doldurmasıyla küçük bir tepe oluşturdu ve oraya "kitap tepesi" dendi. Selahaddin Fatımi hâkimiyetine son verdiğinde, Şii etkisindeki akademi kapatıldı ve kütüphane elden çıkarıldı. Pedersen, kitapların müzayedede nasıl satıldığına dair Ebu Şame'den hoş bir hile anlatır. Ebu Şame, elde etmek istediği kitapları açık artırmadan önce seçip ciltlerini yırtar ve bir varilin içine atarmış; döküntü izlenimi veren bu kitapların açık artırmada kimse yüzüne bakmaz, ertesi gün de onları küçük bir meblağa satın alırmış. Ama sonuçta bu kitaplar hayırlı işe yaramış; çünkü Selahaddin'in alim veziri Kadı Fazıl, yüz bin cilt kitabını kurduğu medreseye bağışlamıştı. Ne var ki 1296'daki büyük kıtlıkta o kitaplar gerçekten kaybolmuş, çünkü öğrenciler karınlarını doyurmak için onları satmışlardı.
Kurtuba'da, İslam'ın alim ve kitapsever hükümdarları arasında seçkin bir yeri olan İkinci Hakem vardı. Endülüs Emevileri, en büyük gelişimini onun döneminde kaydeden bir kütüphane kurdular. Halife alimleri etrafında topladı, Kurtuba'nın büyük mescidi bir ilim merkezi oldu; saray kütüphanesini hadım bir kütüphaneci yönetiyor, her vilayette satın alma ve istinsah yoluyla kitap toplayan mümessiller çalışıyordu. İbn Hazm, bu kütüphanenin sadece kitap kataloğunun, her biri yirmi sayfalık kırk dört deste tuttuğunu kaydeder; yani katalog bile başlı başına bir kitaptı. Ama bu ihtişam, İkinci Hakem'in oğlu döneminde söndü. Bütün gücü elinde tutan lider Mansur, Sünni alimlerin gönlünü hoş tutmak için, onlara kütüphanedeki beğenmedikleri kitapları, yani felsefe ve astronomi kitaplarını, "kadim ilimler" literatürünü kaldırma ve yakma izni verdi.
Pedersen, ünlü filozof İbn Sina'nın gençliğinden de bir sahne aktarır. İbn Sina, Buhara'daki Samani hükümdarı Nuh'un doktorluğunu yaparken, onun kütüphanesini kullanma izni ister. Orada Arap dili, şiir, ahlak gibi farklı sahalara ait eserlerin ayrı ayrı odalarda düzenlendiği çok sayıda kitap bulur; "kadim ilimler" kataloğunu incelerken, adını çok az kişinin bildiği ve başka hiçbir yerde karşılaşmadığı kitaplara rastlar. Bir başka unutulmaz tasvir, Büveyhi hükümdarı Adudüddevle'nin Şiraz'daki kütüphanesidir. Seyyah Makdisi 985'te orayı bahçeler, göller ve su yollarıyla çevrili bir binalar kompleksi olarak anlatır; iki katlı, kubbeli binalarda yöneticinin ifadesine göre üç yüz altmış oda vardı. Yeni kitapların rafları, hemen yanında depoları olan geniş kemerli odalardaydı; her bölümün kataloğu ayrı bir rafa konmuştu, dolaplar insan boyundaydı, kapılar süslüydü. Bazı odalar, duvar halılarının hareket ettirilmesi ya da odayı saran borulardan su geçirilmesiyle serin tutuluyordu. Kütüphanenin tanzimi Makdisi'yi öyle etkilemişti ki, böyle bir düzenin ancak cennette yapılabileceğini düşünmüştü.
Pedersen, kütüphanenin İslam toplumundaki hukuki konumuna da değinir. Bir kütüphane vakıf olarak kurulduğunda, kişisel mülk olmaktan çıkar, topluma açık bağımsız bir statü kazanırdı. Camiler en baştan bu statüye sahip olduğundan, insanlar kitap koleksiyonlarını camilere bağışlardı; böylece her büyük cami zamanla halka açık bir kütüphane haline gelirdi. Sünniliğin yükselişiyle birlikte medrese denilen yeni bir okul türü doğdu; kütüphanesi olan, dışarıdan gelen öğrencilere maddi yardım yapan bir eğitim yuvasıydı ve odağında Sünniliğin temelini oluşturan alanlar vardı: Kur'an, hadis ve fıkıh. Selçuklu veziri ve Siyasetname'nin yazarı Nizamülmülk, Doğu'nun farklı şehirlerinde kendi adını taşıyan büyük medreseler kurdu; en görkemlisi Bağdat'taki Nizamiye'ydi.
Ama Pedersen burada düşündürücü bir gözlem yapar. Bir zamanlar Müslümanlara son derece olgun bir hayat sunan derinlikli entelektüel münazaralar, zamanla, İslam'ın özünden uzaklaştıracak her şeye karşı şiddetli bir korku uyandırdı. Önceleri sadece sapkın gruplara duyulan husumet, artık Helenistik felsefe ve doğa bilimlerine karşı da hissedildi; çünkü bunlar talebeyi yanlış yola sürükleyebilirdi ve her halükarda Müslümanların daralmış ilgi sahasının dışında kalıyordu. Bunun kütüphaneler üzerinde belirgin yansımaları oldu: yeni cami ve medrese kütüphanelerinde "kadim ilimler" artık temsil edilmiyordu. Pedersen, 1500 dolaylarında Kahire'yi gezen seyyah Leo Africanus'un, şehrin gerekli her donanıma sahip araştırma kurumlarıyla dolu olduğunu, ama kimsenin onları kullanmadığını yazdığını aktarır. On dokuzuncu yüzyılda Kahire'de yaşayan Lane'in zamanında bile, camilerde büyük kütüphaneler hâlâ vardı, ama kitapların çoğu ihmal edilmiş, hatta onları korumakla yükümlü kişilerin çıkarları uğruna kaybolmuştu.
Bölümün sonunda Pedersen, kaybın boyutunu göstermek için çarpıcı bir örnek verir. Taberi'nin dünya tarihinin Avrupa'da, on dokuzuncu yüzyılda, on üç cilt halinde basılması gerektiğinde, eserin tam bir nüshası ancak Avrupa ve Doğu kütüphanelerindeki dağınık parçaların birleştirilmesiyle oluşturulabildi. Hatta boşluklar, Taberi'den alıntı yapan başka tarihçilerin eserlerinden dolduruldu; Mekke ve Medine'de eserin tek bir sayfası bile yoktu. Bir zamanlar büyük kütüphanelerin çok sayıda nüshasını barındırdığı, hiçbir önemli kütüphaneden eksik olmayan bir eserin durumu, işte buydu. Pedersen umutla ekler: San'a gibi, Avrupalıların çok az ulaşabildiği bölgelerden her zaman bilinmeyen yazmaların çıkması muhtemeldir. Bu sözleri, az sonra göreceğimiz gibi, gerçekten kehanet çıkacaktı.
Dokuzuncu Bölümden
İlim Şehirleri
Bağdat'tan Kurtuba'ya, Şiraz'dan Buhara'ya: bir medeniyetin kitaba verdiği değerin haritası.
Suluboya harita — ilim şehirleri. Her şehre dokunup kütüphanesini görün.
Seyyah Makdisi, Şiraz'da Adudüddevle'nin kütüphanesini bahçeler, göller ve su yollarıyla çevrili anlatır; öyle düzenliydi ki böyle bir tertibin ancak cennette yapılabileceğini düşünmüştü.
Bir zamanlar her büyük kütüphanede bulunan Taberi'nin dünya tarihinin, on dokuzuncu yüzyılda Mekke ve Medine'de tek bir sayfası bile kalmamıştı; tam metin ancak dağınık parçaların birleştirilmesiyle toparlanabildi.
Onuncu Bölüm
Matbu Kitaplar
Son bölüm, elle yazma çağından matbaa çağına geçişi anlatır ve bu geçişin İslam dünyasında neden bu kadar geç ve gönülsüz olduğunu açıklar.
Pedersen'in tespiti açıktır: On beşinci yüzyılın ortasında Avrupa'da matbaa ortaya çıktığında, İslam kültürü zirve yıllarını çoktan geride bırakmıştı. Yazın dünyasında, yeni kitap üretim tekniğine ilgi uyandıracak bir hareketlenme yoktu. Nitekim bu Avrupa icadının Müslümanlarca benimsenmesi için üç dört asır geçmesi gerekti; daha sonra bile Müslümanlar bu icadı gönülsüzce kabullendiler.
İlk matbu Arapça eserler aslında Avrupa'da, özellikle İtalya'da çıktı. Papalık, Arapça konuşan Hristiyan cemaatler ve misyonerlik için Arapça kitaplar bastırdı; 1514'te Fano'da ibadet vakitleri hakkında bir kitap, 1516'da Cenova'da çok dilli bir Mezmurlar Kitabı yayımlandı. Ama bunların yanında, 1530 gibi erken bir tarihte Venedik'te Kur'an basıldı. Pedersen, on altı ve on yedinci yüzyıl İtalya'sındaki üç büyük Arapça yayıncıyı sayar. Roma'da kurulan Medici Press, dört İncil'i, basit bir Arapça gramer kitabını, İdrisi'nin dünya haritasını ve en önemlisi İbn Sina'nın tıp eseri "el-Kanun"u 1593'te yayımladı. Roma, Leiden, Paris, Londra ve Oxford gibi merkezlerde gramer kitapları, İncil çevirileri, Öklid çevirileri, Lokman'ın fablları ve çeşitli tarih kitapları basıldı. Kur'an'ın ilk İngilizce çevirisi ise 1734'te George Sale tarafından yayımlandı. Rusya'da bile, imparatorluk topraklarındaki Müslüman tebaa için Kur'an 1787'den itibaren defalarca basıldı.
Peki Müslüman idareciler ne yaptı? Avrupa'ya en yakın ve en güçlü Müslüman hükümdarlar olan Osmanlı sultanları, olup biteni hemen fark etti ve bu yeni faaliyetin tebaa arasında doğuracağı sonuçtan korktu. İkinci Bayezid 1485'te matbu malzeme taşımayı yasakladı; bu yasak, kısa süre sonra İslam'ın merkezî topraklarını fethedecek olan Yavuz Sultan Selim tarafından 1515'te yenilendi. Yasak yaklaşık iki yüz yıl sürdü. Ama yasak, İstanbul'da ve Selanik'te İbranice kitap basan Yahudileri kapsamıyordu; onlar Tevrat'ı, Aramice çevirisini ve bazı tefsirleri bastılar.
Değişim, on sekizinci yüzyılda geldi. Paris'e giden Yirmi Sekiz Çelebi Mehmed Efendi ile oğlu Said Efendi, baskı sanatını iyice öğrendiler ve idarecileri matbaanın önemine ikna eden de onlar oldu. 1712 tarihli bir fermanla, tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve Kur'an gibi doğrudan dinle ilgili neşriyat dışında bütün kitapların basılmasına izin verildi; Şeyhülislam da bu izni veren bir fetva çıkarmıştı. İlk matbaa, Said Efendi ile baskı işini öğrenmiş ortağı, Macar mühtedisi İbrahim Müteferrika tarafından kuruldu. 1728'de basılan ilk eser, klasik Arapça sözlüklerden Cevheri'nin "es-Sıhah"ıydı; onu Türkçe kitaplar takip etti. Ancak matbaa, 1745 ile 1783 arasında kapalı kaldı.
Mısır'da modern çağ, Napolyon'un 1798'deki işgaliyle başladı; Napolyon yanında Arapça bir matbaa getirmişti ve bu matbaa hem ordu talimatlarının hem de o sıralarda Fransa'da basılan Lokman fabllarının basımında kullanıldı. Sonra kontrolü ele geçiren Mehmed Ali Paşa, okuma yazma bilmese de matbaanın önemini fark etti ve 1821'de Kahire dışındaki Bulak'ta resmî bir matbaa kurdu. Bulak Matbaası, yıllarca en önemli Arapça matbaa olarak kaldı; Mehmed Ali Paşa 1838'de bu matbaaya bağlı, sonradan Mısır Kraliyet Kütüphanesi'ne dönüşecek bir kütüphane kurdurdu. Yani Türkiye ve Suriye'den farklı olarak Mısır, ilk kütüphanesine yukarıdan gelen bir emirle kavuşmuş oldu; belki bu yüzden halk tarafından pek coşkuyla karşılanmadı.
Pedersen, halkın matbaaya gösterdiği tepkiyi de aktarır. Müslümanların kitaplarının her sayfasında geçen Allah adının matbaada bir şekilde saflığını yitireceği ileri sürülmüş, ayrıca kitapların ucuzlayıp yanlış ellere düşmesinden korkulmuştu. Lane'in tanıdığı bir kitapçı, bir ara bazı kitapları basmak istemiş, sonra bunun caiz olmadığı endişesiyle vazgeçmişti; oysa İstanbul'daki padişah, cevaz fetvasını yüz yıl önce almıştı. Pedersen ekler: Halk, özellikle gazetenin ortaya çıkışından sonra yeni üretim tarzına daha çok alıştı. Haftalık resmî gazete 1832'de başladı; ilk günlük gazete 1889'da kuruldu. Gazetelerin içeriğini çoğunlukla Beyrut'taki kurumlarda eğitim görmüş Suriyeliler dolduruyordu.
Burada Pedersen, kitabın belki de en derin tespitini yapar. Matbaa İslam dünyasında garip bir ikili rol oynadı. Bir yandan yeni, modern bir İslami kültür oluşturmanın aracı olarak kullanıldı; Avrupa'da görüp öğrendiklerini yazan yeni nesil yazarlar eserlerini bastırdı, Avrupa kitapları Arapçaya çevrildi. Ama öte yandan matbaa, geçmişin ihyasına hizmet etti. Tek bir yazması kaldığı için kıyıda köşede kalmış, hatta yok olma noktasına gelmiş klasik eserler, matbaa sayesinde gün ışığına çıkarıldı ve Arapça okuyabilen herkesin erişimine açıldı. Çünkü, Pedersen'in dediği gibi, İslam kültürünün temeli hâlâ sekizinci ile on birinci yüzyıllar arasında oluşturulan kendi geleneğiydi; Müslüman dünya hâlâ o entelektüel atmosferin içinde yaşıyordu. Bu yüzden klasik hadis ve fıkıh koleksiyonları, başlıca Kur'an tefsirleri, Gazali'nin yaklaşık elli eseri, Taberi'nin dünya tarihi, hep yeniden basıldı; Avrupa'da büyük masrafla basılan Taberi, Kahire'de çok daha ucuza tekrar yayımlandı.
Pedersen ayrıca, bizim pek alışkın olmadığımız bir uygulamadan söz eder: Bir Arapça kitabın kenarında, müstakil bir başka eserin basılması. Bu, bir metnin yanında şerhini, hatta haşiyesini veren eski yazmalara dayanır; orijinal metin sayfanın kenarına alınır, orta kısma şerh konur. Bu gelenek, bir kitabın kenarlarının, esas metinle doğrudan ilgisi olmayan ama aynı sahaya ait sayılabilecek çalışmalarla doldurulmasına yol açmıştı. Pedersen, Doğu'da basılan kitapların fiziki kalitesinin genellikle düşük olduğunu da söyler: sararmış, kalitesiz kâğıt, birbirine yakın yazılmış, zor seçilen harfler, tel ile tutturulduğu için açık duramayan sayfalar, özensiz mukavva ciltler. Ama ucuz olmaları, kitapların geniş bir coğrafyaya yayılmasını sağlamıştı; ve Arap yazısının zarafeti sayesinde, matbu sayfa, başka her şeye rağmen, sonuçta her zaman cezbedici bir görünüm taşıyordu.
Pedersen, son yıllarda, yani yine kendi zamanına yakın bir devirde, daha titiz bir baskının da başladığını müjdeler. 1925'te Kahire'de bir komisyon, dikkatli bir çalışmanın ardından ortak bir metni esas alan bir Kur'an yayımladı. 1927'de Kahire'deki büyük kütüphane, Kitabü'l-Eğani'nin, tıpkı Avrupa baskıları gibi, farklı yazmalardaki okumalara işaret eden yeni bir edisyonuna başladı. Daha kaliteli kâğıt ve yazı karakterleri kullanılmaya, okunması zor yerler harekelenmeye başlandı. Ve Pedersen kitabını, geleceğe dair açık bir soruyla bitirir: Önümüzdeki yıllar İslami edebiyat için ne getirecek? Bu soru, 1946'da, hâlâ cevabını bekliyordu. İşte tam bu noktada, sözü Pedersen'den alıp seksen yıl ileriye sıçramanın ve onun sorusuna kısmen cevap vermenin tam zamanı.
Onuncu Bölümden
Matbaaya Giden Yol
Matbaa İslam dünyasına geç ve gönülsüz geldi — ama geldiğinde her şeyi değiştirdi. Bir kilometre taşına dokunun.
Müteferrika’nın ömrü boyunca bastığı eser sayısı yirmiyi geçmedi; ama aralarında bir sözlük (Vankulu), bir coğrafya başyapıtı (Cihannüma) ve tarih kitapları vardı. Az ama çığır açan bir başlangıç.
Sonsöz · Bugün
Pedersen'den Bu Yana Seksen Yıl
Şimdi tamamen kitabın dışına çıkıyoruz. Bundan sonra anlatacaklarım Pedersen'in eserinde yoktur; hepsi, kitabın yazıldığı 1946'dan bugüne kadar yaşanan gelişmelerdir.
Önce en eski Kur'an yazmaları meselesine dönelim, çünkü Pedersen bu konuda en çok eskiyen yazardır. O, elindeki bilgiyle, kesin tarihli en eski Kur'an nüshalarının sekizinci yüzyıla kadar gittiğini düşünüyordu. Bugün durum tamamen değişti.
İki büyük gelişme oldu. Birincisi, 1972 yılında Yemen'in başkenti San'a'daki büyük caminin onarımı sırasında, çatı arasında binlerce eski yazma parçası bulundu. Hatırlayın, Pedersen tam da bilinmeyen yazmaların bir gün böyle bölgelerden çıkabileceğini söylemişti; bu, neredeyse bir kehanet gibi gerçekleşti. Bu parçaların arasında, alttaki yazısı kazınıp üzerine yeniden yazılmış, yani palimpsest denilen bir Kur'an vardı. Bu San'a yazmasının alttaki metni, bilinen standart Kur'an'dan bazı küçük farklılıklar gösteriyordu ve bu, erken dönem Kur'an metninin tarihi üzerine yoğun bilimsel tartışmaları başlattı.
İkincisi, daha da çarpıcıdır: radyokarbon, yani karbon-14 tarihleme yöntemiyle Kur'an parçalarının tarihlenmesi. 2015 yılında İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi'nde, koleksiyonlarında yıllardır duran iki parşömen yaprağının karbon testi yapıldı. Oxford Üniversitesi'ndeki laboratuvarda yapılan test, parşömenin yüzde 95'ten fazla bir olasılıkla 568 ile 645 yılları arasına ait olduğunu gösterdi. Yani bu yapraklar, Hz. Peygamber'in yaşadığı döneme, hatta belki onun hayatına kadar uzanıyordu. Hicazi denilen erken Arap yazısıyla yazılmış bu parçalar, Kehf, Meryem ve Tâhâ surelerinden bölümler içeriyordu. Benzer şekilde Almanya'daki Tübingen'de ve Stanford'da bulunan parçalar da çok erken tarihlere işaret etti. İlginç olan, bu Birmingham yapraklarının daha sonra Paris'teki bir yazmayla aynı esere ait olduğunun anlaşılması ve muhtemelen Mısır'ın en eski camisi olan Fustat'taki Amr İbnü'l-As Camii'nden geldiğinin düşünülmesidir; yani Pedersen'in anlattığı o eski cami kütüphanelerinden birinden.
Burada dürüst olmak gerekir: bu tarihlemeler bilim dünyasında tartışmasız kabul görmüş değildir. Önde gelen el yazması uzmanı François Déroche, radyokarbon tarihlemenin güvenilirliği konusunda çekinceler dile getirdi; çünkü yöntem, yazının yazıldığı tarihi değil, parşömenin yapıldığı hayvanın öldüğü tarihi verir ve bu ikisi onlarca yıl farklı olabilir. Yalova Üniversitesi'nden Süleyman Berk gibi bazı araştırmacılar, harflerin karakterine bakarak bu yaprakların Emevi dönemine ait olduğunu, dolayısıyla en eski nüsha olamayacağını savundu. Türkiye'deki çalışmalar açısından önemli bir noktayı da ekleyelim: Tayyar Altıkulaç, Hz. Osman'a nispet edilen ve Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde bulunan mushafı 2007'de yayımladı; bu çalışma, en eski Kur'an nüshalarının hicri birinci yüzyıla kadar gittiğini gösteren bulgular arasında sayılır. Aslında kitabın İngilizce editörü Hillenbrand, daha o zaman bir dipnotta, kesin olarak yedinci yüzyıla ait bir Kur'an bilinmediğini söylemişti; işte Türkçe baskının editörü, tam bu noktaya, Altıkulaç'ın bulgularının bu kanaati artık doğrulamadığını belirten bir not düşmüştür. Kısacası Pedersen'in zamanında bir tahminden ibaret olan en erken Kur'an metni meselesi, bugün laboratuvar verileri, çok katmanlı dijital görüntüleme ve hararetli akademik münazaranın konusudur.
Şimdi ikinci büyük değişime gelelim: dijitalleşme. Pedersen, kitabının her yerinde, yazmaların ne kadar kırılgan olduğundan, savaşlarda, yangınlarda, yağmalarda nasıl yok olduğundan yakınır. Bir zamanlar her büyük kütüphanede bulunan Taberi'nin tarihinin tek bir sayfasının bile kalmadığı durumlardan bahseder. İşte bu trajedi, son yirmi otuz yılda kısmen tersine döndü. Çünkü artık el yazmaları yüksek çözünürlükle taranıp dijital ortama aktarılıyor ve internette herkesin erişimine açılıyor.
Bu çabaların en etkileyici örneği, Amerika'daki Hill Müzesi ve El Yazması Kütüphanesi'nin çalışmalarıdır. Bu kurum, dünyanın dört bir yanında, özellikle de tehlike altındaki koleksiyonlarda yüz binlerce İslam el yazmasını dijitalleştirdi. En dramatik örnek Mali'deki Timbuktu yazmalarıdır. 2012'de Timbuktu silahlı gruplarca işgal edildiğinde, şehrin paha biçilmez el yazmaları büyük bir tehlikeye girdi. Yerel aileler ve kütüphaneciler, bu yazmaları metal sandıklara doldurup tekneler ve kamyonlarla gizlice başkent Bamako'ya kaçırdılar; böylece çoğu kurtarıldı. Sonra bu yazmalar tek tek tarandı. Yalnızca Mali'de üç yüz binden fazla yazma dijitalleştirildi ve bunlar dört buçuk milyondan fazla dijital görüntü oluşturdu. Bu, dünyadaki dijitalleştirilmiş İslam el yazmalarının en büyük tek kaynağıdır. Benzer projeler Yemen'in Zeydi geleneğinden Etiyopya'daki Harar'a, Kudüs'ün aile kütüphanelerinden Gazze'deki camilere, Bosna'dan Pakistan'a kadar sürüyor. Düşünün: Pedersen'in "kayboldu" diye yas tuttuğu, Selahaddin'in yağmasında dağılan, kıtlıkta yenilen, savaşta yakılan o kitap kültürünün torunları, bugün bulutta, sunucularda, herkesin erişimine açık duruyor. Türkiye'deki Süleymaniye Kütüphanesi, dünyanın en büyük el yazması koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapıyor ve bu hazine de giderek dijital ortama taşınıyor.
Üçüncü gelişme daha da yenidir: yapay zekâ ve Arapça metin tanıma. Pedersen'in zamanında bir yazmayı okumak, yıllar süren bir uzmanlık işiydi; hatırlayın, kendisi de harekesiz Arapçayı okumanın daima güçlüklerle dolu olduğunu söylemişti. Bugün ise bilgisayarlar, Arap harfli metinleri otomatik olarak tanıyıp dijital metne çevirebiliyor. 2016'da kurulan OpenITI gibi projeler, hem Arapça optik karakter tanımayı geliştirmeye hem de devasa dijital metin külliyatları oluşturmaya odaklanıyor. Böylece milyonlarca sayfalık klasik Arapça edebiyat, aranabilir, incelenebilir, karşılaştırılabilir hale geliyor. Pedersen'in tek tek elle taradığı, "şu eserin sadece ismi biliniyor" diye hayıflandığı metinler, artık dijital olarak taranıp analiz edilebiliyor. Hatta bilgisayarlar, isnad zincirlerini, yani Pedersen'in kalbine indiği o ravi silsilelerini, binlerce metin arasında otomatik olarak izleyebiliyor; böylece Ortaçağ alimlerinin elle kurduğu o devasa aktarım ağı, bugün dijital olarak yeniden haritalanıyor.
Ve şimdi en güzel noktaya geliyoruz; çünkü bu hikâye, başladığı yere geri dönüyor.
Pedersen'in bütün kitabı, aslında tek bir büyük yolculuğun hikâyesidir. Şifahi sözden başladık: çölde şiirini ezbere okuyan ravi, camide vahyi müminlere ezberleten Peygamber, hocasının sözlerini halka yazdıran alim, kitabını insanların önünde defalarca sesli okutan müellif. Sonra yazıya geçtik: parşömen, papirüs, Talas Savaşı'ndan gelen kâğıt; Kufi, nesih, sülüs; İbn Mukle'nin kesilen eli, İbnü'l-Bevvab'ın taklit ettiği eski cilt, hattatların kutsal kalemleri. Sonra büyük kütüphanelere ve nihayet matbaaya geçtik, geç ve gönülsüzce. Pedersen, İslam kitap kültürünün ruhunun, yazılı sözün her zaman şifahi sözün bir temsili sayılmasında olduğunu söylemişti. Bir Arap için okumak, daima sesli okumaktı.
Şimdi şu ana bakın. Bu metni okumuyorsunuz; dinliyorsunuz. Seksen yıl önce Danca yazılmış bir kitabın özeti, şu anda yapay bir ses tarafından size yüksek sesle okunuyor. Pedersen'in "yazılı söz, şifahi sözün temsilidir" dediği o eski anlayış, dijital biçimde geri döndü. Çölde şiir okuyan ravinin yerini, bugün makine aldı. Kâğıt yüzyıllar boyunca sözü taşıdı; şimdi söz, yeniden sese dönüştü. Yani Pedersen'in anlattığı yolculuk hiç bitmedi; sadece yeni bir halkaya ulaştı. Ve siz, bu satırları dinleyerek, o yolculuğun en yeni durağında duruyorsunuz. Bir bakıma, Ezher Camii'nde gövdesini sallayarak yüksek sesle okuyan o öğrenci ile, kulaklığından bu özeti dinleyen sizin aranızda, bin yıllık ama hâlâ canlı bir bağ var: ikiniz de kitabı gözünüzle değil, kulağınızla alıyorsunuz.
Pedersen'in 1946'da sorduğu soru, "önümüzdeki yıllar İslami edebiyat için ne getirecek" sorusu, hâlâ tam olarak cevaplanmış değil. Ama şu kadarını söyleyebiliriz: getirdiği şeylerin başında, kaybolmaya yüz tutmuş bir mirasın dijital olarak ölümsüzleşmesi, en eski metinlerin bilimle yeniden tarihlenmesi ve sözün, teknoloji sayesinde yeniden insan kulağına dönmesi geliyor. Pedersen, kitabın doğuşundan bir kitapseverin eline geçişine kadarki yolu anlatan ilk Avrupalı bilim adamıydı. Bugün o yol, onun hayal bile edemeyeceği yerlere uzandı. Ama yolun başındaki o ilk hakikat hâlâ geçerli: İslam medeniyetinde kitap, sadece bir nesne değil, kalpten kalbe, dilden dile, şimdi de sesten sese aktarılan canlı bir gelenektir.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim. Pedersen'in eseri, yüz yıla yakın bir zaman önce yazılmış olmasına rağmen, bir medeniyetin kitaba duyduğu derin sevgiyi anlatan en güzel kitaplardan biri olmaya devam ediyor. Ve umarım bu özet, sizi bir gün asıl eseri, bütün dipnotları ve resimleriyle birlikte okumaya, ya da dinlemeye yöneltir.
Sonuç
Sözden Sese
Pedersen'in kitabının asıl tezi: kitabın hâli çağdan çağa değişti, ama aktarımın kendisi hiç durmadı.
Önce
Şifahi Söz
Çölde şiirini ezberleyen ravi; vahyi müminlere ezberleten Peygamber; eserini halkın önünde sesli okutan müellif.
Sonra
El Yazması
Kamış kalem, parşömen, Talas'tan gelen kâğıt; Kufî'den nesihe, hattatın altın harfleri, tezhipli ciltler.
Ardından
Matbaa
Müteferrika'dan Bulak'a; geç ve gönülsüz gelen, ama hem yeni bir kültürü doğuran hem klasiği ihya eden teknik.
Bugün
Dijital Ses
Taranan milyonlarca yaprak, yapay zekâ ile okunan metinler — ve şu an dinlediğiniz ya da okuduğunuz bu site.
Söz; parşömenden, kâğıttan ve matbaadan geçti, sonra yeniden sese döndü. Ezher'de gövdesini sallayarak yüksek sesle okuyan öğrenciyle sizin aranızda, bin yıllık ama hâlâ canlı bir bağ var.